Karanlığın göç yollarına diz çöktürdüğü o sahipsiz kalabalıklara bakıyorum…
Adları yok, kimlikleri sınır tellerine asılmış, bedenleri beton duvarların gölgesinde.
Bir ulusun çocukları değiller artık; sadece “mülteci” kelimesinin ağır, soğuk gövdesinde var olmaya zorlanan ruhlar…
Savaşın harap ettiği evlerinden kaçarken yanlarında yalnızca hatıralarını taşıdılar; ama gümrük kapılarında hatıraların da geçersiz olduğunu öğrendiler.
Kimi açlığa, kimi aşağılanmaya, kimi ise görünmezliğin sessiz celladına teslim oldu.
Dillerini bilmedikleri sokaklarda yabancı bakışların arasında kendi insanlıklarını kanıtlamaya çalışan gölgeler oldular.
Bir annenin pazarda fiyat sorarken yüzüne çarpılan küçümseme;
bir çocuğun okulda yalnız bırakılışındaki sessiz zulüm;
bir babanın “iş arıyorum” derken karşısında
gördüğü önyargılı gülüşler…
Hepsi aynı acının yankısıdır.
Sığınmacı dediler, istenmeyen misafir dediler… Oysa onlar da bizim gibi gökyüzüne bakınca aynı yıldızları görüyordu.
Ama yıldızların dili yoktu; onları savunamadılar.
Benim için mesele siyasetin soğuk rakamları değil, mesele vicdanın tartısıdır:
Kimse yurdundan keyfiyle göçmez, kimse kendi çocuklarını yabancı topraklarda hor görmek için sınır aşmaz.
Onların tek suçu, doğdukları coğrafyanın üstüne çöken kanlı oyunlara denk gelmeleridir.
Ve biz, görece daha güvenli yataklarımızda uyurken, unutmamamız gereken şudur:
Göçmenlerin yaşadığı sorun, aslında insanlığın sınavıdır.
Onlara kapı kapatan, kendi vicdanına da
zincir vurur.

Atargatis'i anlamak istiyor şairane bilincim:

Göç yollarının tozunda kaybolmuş bir alfabenin harfleridir mülteciler…
Her biri yarım bırakılmış bir dua,
her biri okunmamış bir ağıt.

Sınırlar, dikenli tellerle çizilmiş yaralardır haritanın üzerinde;
o tellerin arasına sıkışır çocuk çığlıkları.
Bir annenin gözyaşı, deniz suyuna karışır;
bir babanın nasırlı elleri, çalışmaya değil, kapıların yüzüne kapanmasına alışır.

Onlar yürür, biz bakarız.
Onlar bekler, biz susarız.
Onlar konuşur, biz anlamazdan geliriz.

Oysa ki göçmen dediğin, gökyüzünün yetimidir. Bu coğrafyanın en iyi tanıdığı gerçektir bu, Kimisi kafkaslardan, Kimisi Balkanlardan...
Bir gün Rakka’nın taş sokaklarında oyun oynamış,
bir gün Musul’un sabahında ekmek kokusuna uyanmış,
ama ertesi gün, tarihin kırık aynasında kimliksiz bir gölgeye dönüşmüştür.

İnsanlığın adalet terazisi,
onların gözlerinde açlıktan büyüyen boşlukla tartılır.
Bir lokma ekmeğe muhtaç oldukları için değil,
bir damla merhamete muhtaç kaldıkları için ağırdır bu sınav.

Ey sınırların ardında güvenle uyuyan insan!
Unutma, mültecinin hikâyesi senin de hikâyendir.
Bir gün rüzgâr tersinden eser,
yurdundan kaçmak zorunda kalırsın; yüce yaradan göstermesin.
İşte o zaman anlarsın,
insan dediğin sadece pasaporttan ibaret değildir.

Ve ben derim ki:
Göç yollarında ölmemiş her çocuğun kalbinde hâlâ bir umut filizlenir.
O filizi boğarsak,
aslında kendi vicdanımızı kuruturuz.

Semih Aslanlar