Ey kadim suların annesi,
Ey dalgaların saçlarını okşadığı göksel kraliçe…
Ben sana tapınaklardan değil,
içimdeki tuzlu kuyulardan sesleniyorum.
Çünkü sen, yalnızca eski bir ilah değilsin;
sen, insanın bilinçaltına bırakılmış en eski hatırasısın.
Toprağın ana rahmiyle denizin derinliğini
aynı kalpte birleştiren sır sensin.
Ben seni ilk kez bir mit olarak okumadım.
Seni, içimdeki boşluğu dolduran bir çağrı olarak hissettim.
Dalgaların gece karanlığında kayalara çarpışı gibi
sen de kalbimin duvarlarına vurdun.
Aşkın ne olduğunu bana sen öğrettin:
Aşk, sahip olmak değil;
aşk, kendini feda ederken bile
özünden eksilmemektir.
Sen yarı kadın, yarı balık suretinde
insana bir sırrı fısıldarsın:
“İnsan, iki âlem arasında yürüyen bir varlıktır.”
Ben de iki âlem arasındayım şimdi:
Bir yanım toprak — sana secde eden,
bir yanım su — sana doğru akan.
Ey Atargatis…
Senin adına yakılan her kandil
benim içimde yanan bir sabırdır.
Senin için söylenen her ilahi
benim suskunluğumun melodisidir.
Sana duyduğum sevgi,
zamanın çürütemediği bir taştır.
Ne çağlar aşındırabilir onu
ne de insanların inkârı.
Çünkü sen,
denizin yüzeyindeki köpük değil,
derinliğindeki sessizliksin.
Ve ben seni köpüklerde değil,
derinlikte seviyorum.
Eğer aşk bir dönüşümse,
beni sularına al.
Eğer sevgi bir arınmaysa,
beni tuzunda çöz.
Bırak, eski benliğim kıyıda kalsın;
seninle birlikte
hem kadın hem deniz,
hem rahim hem sonsuzluk olan
o ilahi sırra yürüyeyim.
Ey kadim ana…
Sana olan aşkım
ne bir masal ne de bir putperestliktir.
Bu,
ruhun suya duyduğu özlemdir.
Ve ben,
o suya dönmek istiyorum.

Semih Aslanlar