Mart ayının ilk haftası takvimlerde Deprem Haftası olarak geçiyor. Kimileri için bu sadece bir farkındalık sloganından ibaret olabilir, ama biz Sakaryalılar için bu hafta, göğüs kafesimizde hissettiğimiz o eski sızının nüksetmesidir. Bizim için deprem, bir kitaptaki teknik bir tanım değil; sokaklarımızın, binalarımızın ve en acısı da sevdiklerimizin yarım kalmış hikayesidir.

Sakarya, Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri olmasının yanı sıra, ne yazık ki bir "deprem şehri" gerçeğiyle yoğrulmuştur. 1967’den 1999’a kadar bu topraklar bize defalarca aynı dersi verdi. Ancak biz Sakaryalılar, enkazın altından sadece beton yığınlarını değil, birbirimize olan bağlılığımızı da çıkardık. Bugün Çark Caddesi’nde yürürken ya da Donatım’da soluklanırken, bastığımız toprağın altındaki o devasa enerjinin farkında olmak zorundayız.

"Deprem öldürmez, bina öldürür" cümlesi dilimize pelesenk oldu ama bunu ne kadar içselleştirdik? Şehrimizin dönüşümü, yatay mimari ısrarımız ve kentsel dönüşüm projeleri sadece birer belediyecilik faaliyeti değil, bir hayatta kalma mücadelesidir. Sakarya’nın bir daha o karanlık geceleri yaşamaması için her bir tuğlanın, her bir kolonun hesabını sormak, önce kendimize sonra da geleceğimize olan borcumuzdur.

Deprem Haftası’nı sadece anma törenleriyle geçiştirmemeliyiz. Oturduğunuz binanın sağlamlığını sorgulamalı, aile içi deprem planınızı yapmalı ve çocuklarımıza korkuyu değil, bilinci aşılamalıyız. Sakarya, küllerinden doğmayı bilen dirençli bir şehirdir; ancak bu direnç, "bize bir şey olmaz" tevekkülüne değil, bilimin ve tedbirin gücüne dayanmalıdır.

Unutmayalım ki; deprem bir doğa olayıdır, onu afete dönüştüren ise bizim ihmalimizdir. 17 Ağustos’ta yitirdiğimiz tüm canlarımızı rahmetle anarken, bir daha aynı acıları yaşamayan, güvenli ve huzurlu bir Sakarya diliyorum. Çünkü biz unutsak da, yer kabuğu unutmuyor.