Dün yaşadıklarımız neydi öyle? Bir gün önce biz dolar şu kadar oldu diye yazana kadar rakamı revize etmemiz gerekiyordu, yetişemiyorduk.
Dün ise inişinin rakamlarını yazmaya yetişemedik.
Peki ne oldu?
Düne kadar ‘Allah aşkına sus, sus ki dolar yükselmesin’ uyarılarına muhatap olan Sayın Cumhurbaşkanı, bu kez konuşmasıyla doların ani düşüşüne sebep oldu.
Dedi ki; “Kurdaki dalgalanmayı durdurarak, nispi bir istikrarı sağlamak için serbest piyasa ekonomi kuralları çerçevesinde yeni araçları devreye alıyoruz. Şimdi sizlere bu çerçevede önümüzdeki günlerde hayata geçireceğimiz yeni tedbirleri başlıklarıyla ifade etmek istiyorum.
Tasarruflarını değerlendirirken kurdaki yükselişten kaynaklanan kaygılarını gidermek isteyen vatandaşlarımıza yeni bir finansal alternatif sunuyoruz. İnsanlarımızın bankadaki TL varlığının mevduat kazancı, kur artışından yüksekse bu getiriyi elde edecek. Ama kur getirisi mevduat kazancının üstünde kalırsa aradaki fark doğrudan vatandaşımıza ödenecek. Bu kazanç stopaj vergisinden de muaf tutulacak.
Bundan sonra hiçbir vatandaşımızın kur daha yüksek olacak diye mevduatını TL'den dövize geçirmesine ihtiyaç kalmayacak.”

Bahsettiği ‘dövize endeksli mevduat’ henüz ayrıntıları bile netleşmeden dolar kurunu düşürmeye yetti de arttı.
Peki, dolarda tarihi düşüşe neden olan ‘dövize endeksli mevduat’ ne?
Dün geceden itibaren izlediğim ve okuduğum ekonomistlerden aktarayım;
Murat Kubilay; “Mevcut uygulanan politikalar dövize talebi artırıyor ve bu durum hem dövizin fiyatının artmasına hem de yurt dışına ve yastık altına döviz çıkışına neden oluyor.
Bu durumların ilki yüksek enflasyona ikincisi ise finansal sistemin sarsılmasına neden oluyor.
Döviz olmayan ama döviz benzeri getiri sağlayan enstrümanlar kullanılmak isteniyor.
Böylece uluslararası karşılığı olan döviz banknotları yerine, yalnızca Türkiye'de kabul edilen ama gerçek döviz kadar getiri sağlayan finansal araçlar yatırımcılara sunuluyor.
Kurumlar için döviz endeksli tahvil ve daha çok bireyler için döviz getirili mevduat ön plana çıkıyor.
Nasıl bir sözleşme olacağı kesin bilinmemekle birlikte; muhtemelen TL mevduat getirisinin üstüne, varsa dövizin ek getirisi, eklenecek (götürüsü varsa düşülmeyecek). Tabii bu durum, dövizin yükselmeye devam etmesi halinde, bankalarda ciddi bir yük bırakacak. Bu kısmı da Hazine üstlenecek.
Eğer bu tedbire rağmen döviz kurları hızlı bir şekilde yukarı giderse, Hazine’nin bu getirileri TL cinsi ödeyeceği için çok ciddi TL üretimi, yani parasal genişleme gerekecek.
Sistemin kritik noktası güven; yani döviz mi yoksa dövize endeksli ama TL cinsi bir enstrüman mı sorusuna vatandaşın vereceği cevap.
Eğer doğrudan dövize talep sürerse, o zaman bu tahvil ve mevduatlar için ödenmesi gerekecek faiz yükü çok artar; önce devlet bütçesi bozulur ardından da ödenebilmesi için yaratılan TL'den dolayı enflasyon iyice patlar.
Eğer bu talep durursa, Hazine'ye yük kalmadan kur artışı durdurulur; olağan TL mevduat faiz yükünü sadece bankalar öder.
Yani asıl mesele gerçek dövizle döviz benzeri arasındaki getiri farkı olmayacağına ikna olunması ve uluslararası geçerlilik olmamasının önemsenmemesi.
İçinde bulunduğumuz durum bir güven krizi…
Bu nedenle bu tip enstrümanlarla kur artışını tümden durdurmak zor, yavaşlatmaksa mümkün ama bütçedeki bozulma ve enflasyondaki artış pahasına…
Yatırımcılar bu enstrümanı tercih ederse, devletin en büyük getirisi yastık altına giden dövizi durdurmak olacaktır.
Böylece finansal sistemin aşırı fiziki döviz talebiyle sarsılma ihtimali ve neticesinde sermaye kontrolü endişesi gündemden düşer. Ancak tüm sistem güvene dayalı olduğu için, Erdoğan'ın seçime yaklaşan dönemde popülist politika uygulama ihtimali bulunduğu için, toplumda da Erdoğan'ın finansal tercihlerine ilişkin genel bir kanı olduğu için, iktidarın arzuladığı sonuçlara muhtemelen ulaşılamayacak. Özetle, mevcut döviz mevduatlarında bir çözülme zor, ancak dövize olan yeni talepte bir yavaşlama ihtimal dahilinde…
Kerim Rota; “Buna benzer bir uygulama ‘dövize çevrilebilir mevduat’ adıyla 1967-1977 arasındaki 10 yılda yurt dışındaki işçi dövizleri ve şirketlerin döviz gelirleri için uygulandı ancak devalüasyonlar olunca Hazine, o dönem için büyük bir rakam olan 2,5 milyar dolar zararla bu uygulamaya son verdi.
Eğer yeni uygulama yaygın ve ulaşılabilir bir ürün olursa TL ya da döviz mevduat yapan herkes buna geçebilir ve ilk etapta kur düşüşü olabilir.
Ancak bu ürünün olası kur artışlarına karşı Hazine’ye büyük yük getirebileceğini, büyük tehlike oluşturacağını, tüm finansal sistemin dolarize olması anlamına geleceğini de unutmamak lazım.
Yeni uygulamayla birlikte TL kredilerde de faiz oranı belirleme çok zor olacak, bankalar kredi faizlerinde ciddi artışa gitmek zorunda kalabilecektir.”
Cem Başleyent; Bu ürünü özel bankaların sunmasının zor. Merkez Bankası’nın kararlarından dolayı ortaya çıkabilecek maliyetleri karşılama şanslarının olmayacağını, ancak kur farkını Hazine karşılarsa mümkün olabileceğini düşünüyorum.
Kamu bankaları bu ürünü sunmaları durumunda tüm talebi karşılayıp karşılamayacaklarının, açılan hesapların vadesinin ne olacağının, örneğin bu tür bir hesap açan mudiden parasını en az 1 yıl tutmasının istenip istenmeyeceğini görmek gerek.
Bu soruların yanıtı, ne kadar cazip olacağını belirleyecek. Günümüzün karmaşık finansal piyasalarında ne gibi sonuçlara yol açacağını, öngörmek çok kolay değil.
Refet Gürkaynak; “Adına faiz artışı denmeyerek epik faiz artışı yapıldı. Merkez Bankası yüzde 14 ile para vermeye devam edecekse bu da işe yaramaz. Temel iktisat ile kavgaya girip bütün ülkenin kafasını gözünü yardırdılar.”
İbrahim Kahveci: “Hükümetin ne yapacağını kestiremiyoruz ama bu programın umarım en fazla 1 yıl bir geçiş dönemi olarak kullanılmasını umuyorum. Çünkü bu sürdürülemez bir şey. Onun için diyorum dün akşam aslında seçim tarihi açıklandı. Bu sürdürülebilir bir şey değil kısa vadelidir. Kısa vadede nefes aldırıcı bir Amerikan doları garantisi veren bir şey. Sürdürülemez bir şey onun için seçime kadar ya da seçimi geçene kadar yapılan bir şey olarak düşünüyorum. Aksi halde ülke ekonomisini, hazineyi tamamen batıracak bir şey.”
Mahfi Eğilmez; Bu dolaylı bir kur ve faiz artışı. Kur % 40 artmış, faiz % 14 ise aradaki 26 puan ödenecek. Ve bunun adı faiz olmayacak. Müthiş!”
Barış Soydan; İktidar şapkadan tavşan çıkarayım derken Türkiye ekonomisine çok ağır yan etkileri olan zehirli bir ilacı içirdi.
TL’ye kur garantisi sistemi 2018 yılındaki Rahip Brunson krizi sonrasında ekonomi yönetimi tarafından çalışılmış ama sakıncaları nedeniyle cesaret edilememişti.
Çünkü uygulama, tıpkı bugünkü gibi TL mevduat sahiplerine kurdaki gelişmelere göre sağlanacak ilave getirinin Hazine kaynaklarından aktarılması esasına dayanıyor.
Mali alan kullanılarak örtülü faiz artışı yapmak ve tüm sistemi dolarize etmek anlamına gelen olan bu tedbirin işe yaramaması halinde sırada “süper faizli bono ihracı” seçeneği olacak.
Peki 2018’de içerdiği büyük sakıncalar nedeniyle rafa kaldırılan, eski Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın raftan indirilmesine itiraz ettiği konuşulan TL mevduata kur garantisi sisteminin apar topar uygulamaya sokulması ne anlama geliyor?
İki olasılık var:
Kurda 18 TL seviyesinin aşılmasının getireceği sonuçlar karşısından pes edildi ve aylardır gündeme olduğu halde cesaret edilemeyen uygulama devreye alındı.
Ufukta bir erken seçim var, o nedenle her türlü risk göze alınıyor.
KAVGAYA İLHAN KESİCİ MOLASI
Meclis’in en renkli siması İlhan Kesici, Bütçe konuşmasında Meclis’i adeta kilitledi, demiştik.
Dünden devam edelim;
Bu borcun içerisinde özelleştirmelerden ede edilen milyar dolarlar yok.
Bu kamu özel iş birliği projeleri ne idiği de çok belli olmayan; hesabı yok, kitabı yok. Tek bir A4 sayfası ebadında fizibilite raporunu görmediğimiz bu kamu özel iş birliği projelerini de verilen, ne kadar verildiğini de bilmediğimiz hazine garantileri var; bu hazine garantileri de yok bu borcun içerisinde.
Şimdi, bunların neticesinde bir de hane halkı borcu var.
Biz, AK PARTİ iktidara geldiği zaman kişilerimizin yani şimdi, kullandığımız tüketici kredileri, konut kredileri, araç kredileri, ihtiyaç kredileri vesaire… Bunların Türk lirasının dolar cinsinden ifadesi 4 milyar dolar idi. Bunun şimdiki hâli 104; yani 4 milyar dolarlık borca 100 milyar dolar hane halı borcu eklenmiş vaziyette.

Bütün bu rakamları biraz da bunun için vermiş olayım ben: Bir dönemler, bazı AK PARTİ’li yöneticilerimiz de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi içerisinde yer alan yetkililerin, etkililerin de bazı bakanlarımızın da ara ara “Bolluk, bolluk içerisindeydik…” Dönemler itibarıyla da “bolluk” ifade ettikleri dönemler vardı. Bu “bolluk” dedikleri şeyin tamamı, en başından itibaren, birinci senesinden itibaren bu borç bolluğudur.
Yoksa, bizim kültürümüzde adına “Halil İbrahim bereketi” dediğimiz bir başka bolluk daha var. Bunu ekonomiye vurursak eğer; yatırımlardan, üretimlerden, verimlilikten elde edilmesi gereken bir bolluktur ki öyle bir şey olmadı.
Şimdi, bu da iyi, borcu da aldık; iyi, güzel ama bunu bedava almadık, bir şeyin karşılığında aldık, bunun bir bedeli var. O bedel -bağışlayın, ağzıma o geldi- faiz. Şimdi, yine her gün yatıp kalkıyoruz ya: “Merkez Bankası politika faizini bunu etti.” Böyle allamei cihanlarımız da var yani. Efendim, işte “100 baz puan artırdı.” “100” deyince ne oluyorsa, yüzde 1. “Yüzde 1 indirdi.” “Yüzde 2 düşürdü.” filan vesaire deyin, ahali de doğru dürüst anlasın.
Bu faize ödediğimiz rakam, kamu sektörünün dış borç faizine ödediği rakam, dış borç faizine, 89 milyar dolar, özel sektör de aldı, kullandı. Onun ödediği, özel sektörün dış borç faizi olarak ödediği rakam da ayrıca 108 milyar dolar.
Yani biz Türk ekonomisi olarak, diyelim hem kamu hem özel sektörle dış dünyaya, bu dış borca ödenen faiz… Sayın Genel Başkanımızın çeşitli vesilelerle ifade ettiği Londra faizcilerine on dokuz yıl içinde ödediğimiz para 197 milyar dolar; bu çok fazla.
Devletimizin, bir de iç ekonomiyi döndürmek bakımından aldığı iç borca karşılık ödediği faiz rakamının dolar cinsinden ifadesi 436 milyar dolar.
Şimdi, sadece kamu sektörünü toplayayım; 89 milyar dolar dış borcuna ödenen faiz, 436 milyar dolar iç borcuna ödediği faiz 525 milyar dolar.
Biz, on dokuz senede devlet olarak adına “faizciler” derseniz faizciler, başka bir şey derseniz başka bir şeyciler onlara ödediğimiz faiz 525 milyar dolar.
Hesap kitap bilmemek, plan program bilmemek, plan program yapacak olan kuruluşları ortadan bütünüyle kaldırmak, plansızlık programsızlık; bunların hepsini bir araya getirdiğiniz zaman da bu karşılaştığımız durumla karşılaşmak durumunda kaldık.
Şimdi, bu hiç uyarılmadı mı?
Ben, mesela aynen, bu kürsüde, 2007 yılından bu yana yaptığım bütün bütçe kapanış konuşmalarında arz ettiğim şeylerdir.
Sayın Genel Başkanımızın bütçe açılış konuşmasında bu meşhur 128 milyar dolarla ilgili tekrar bir sorusu oldu. AK PARTİ Grubundan arkadaşlarımız laf attılar Sayın Genel Başkanımıza, ben de tutanaktan onu gördüm “İlhan Kesici’ye sor, İlhan Kesici’ye sor.” dediler.
Şimdi, Sayın Genel Başkanım da bana sordu elbette.
Bir televizyon programında bu soru geldi; iki buçuk, üç dakikalık bir cevap verdim. Sonra on beş, yirmi iki saniyelik bu kes-biç- yapıştır” yaptılar.
Diyorum ki: Yani bu Türk devleti kayıtçı bir devlettir, kayıtlardadır diyorum ben.
E, şimdi, bu kayıtta. Bunu kim biliyor? Ben biliyor muyum? Katiyen. Başka bileni var mı? Mesela, Sayın Cumhurbaşkanına arz edilmemiş ise Sayın Cumhurbaşkanı bilebilir mi? Hayır, bilemez. Bilen var mı? Var. Kim? 2 kişi; bir, Merkez Bankası Başkanı; iki, o tarihteki Hazine ve Maliye Bakanı. Bunların dışında bilen yoktur.
Daha sonra, ben, bu “kes-biç-yapıştır”ın üstüne Merkez Bankası Başkanının ve Hazine ve Maliye Bakanının bir açıklama yapmaları lazım geldiği çağrısında bulundum. Çağrı yerini buldu. Merkez Bankası Başkanı fakat çok kısık bir sesle dedi ki: “2017 protokolü diye bir protokol var.” Allah Allah, ya bu 2017 protokolü neymiş? Sonra öğrendik ki Hazine ile Merkez Bankası arasında 2017 yılında bir protokol imzalanmış. Bu protokol -sanki bana öyle geliyor ki- bir çerçeve protokoldür; içini bilmiyoruz. Hazine ve Maliye Bakanı ondan iki gün sonra bir açıklamada bulundu, o da dedi ki yine kısık ses: “2019 yılında da bir protokol yapılmıştı, o da Merkez Bankası ile Hazinenin arasında yapılmış olan bir protokol fakat bu çerçeve protokolün dışında bir şey, içi biraz daha dolu.”
Asıl dananın kuyruğunun koptuğu yer; bu 2019 protokolüdür. Bu nedir? Merkez Bankası hangi münasebetle Hazineye böyle bir protokolle bir şeyler devretmiştir. Sonra Hazine ne yapmıştır? Bizim muhabir bankamız var; Ziraat Bankası. Türk devletinin bu işlerde muhabir bankası Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankasıdır. Hazine ile Ziraat Bankası arasında bir şeyler olmuştur.
Şimdi -lafı topluyorum ben- demek ki bu kayıtlarda vardır.
Ne zamana kadar biz bu soruyu sormaya devam etmeliyiz? Ta ki bu kayıtlar Fatih Sultan Mehmet’in kahvaltısında yediği yiyeceklerin Topkapı Saray’ında aynen yerini arşivlerde alıncaya kadar, Türkiye bu 128 milyar doların hesabını “Nerede?” diye sormalıdır. (CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, bütün bunları söylemekten ben haz duyan bir insan değilim. Yani bana memnuniyet verdiğini de katiyen düşünmenizi istemiyorum, katiyen memnuniyet vermiyor, yüreğim de yanıyor, içim de cızlıyor ama partilerimiz farklı…
Bana memnuniyet veren bir şey değildir ve kimseye de memnuniyet verecek bir şey değildir. Bizim partilerimiz farklı ama kaderimiz aynı, kaderimiz ortak. Eğer ortada bir yanlış yapılıyor ise bunu söylemekten muradımızı ortak kaderimizi, ortak sıkıntımızı ortaya koymak ve birlikte çözüm aramaktır. Bu büyük yüce Mecliste -Allah korusun, hafazanallah, Allah muhafaza- bir yangın çıksa “Bu, AK PARTİ’lilere şu kadar birim değer, Cumhuriyet Halk Partililere bu kadar değer, Milliyetçi Hareket Partisine, İYİ Parti’ye, HDP’ye şu kadar değer.” diye bir şey yok; hepimizi yakıyor, hepimizi yakıp yıkıyor. O yüzden, şimdi, artık Türkiye, bu işlerin yönetilebilir olmaktan çıktığını görüyor.
Türkiye yönetilmiyor, Türkiye savruluyor; bunun bir tane, sayın milletvekilleri, tek bir tane çözümü var. Bu andan itibaren, mevcut Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine ve Türkiye yönetimine, Türk milletinin güveni sıfırlanmıştır, hiçbir güven kalmamıştır. Bu, böyle gidemez. Benim kanaatime göre yani bu, kurdaki 9 liradan itibaren kur artışı, ekonomik sebeplerden dolayı değildir; bu, sadece siyasete olan güvensizlik, Türkiye’nin yönetimine olan güvensizliktir. Bunu aşmanın tek bir tane yolu var, bu tür durumlarda sıkıntılar biriktiği zaman yani siz diyeceksiniz ki: Biz haklıyız, doğruyuz. Biz diyeceğiz ki: Hayır, değilsiniz. O zaman bir hakeme müracaat icap ediyor. O hakem, millettir.
O hakem millettir, o hakem sandıktır. Bu, artık kaçınılmaz olan bir şeydir.
Ben inanıyorum ki sandığa giren... Sandıktan kimin çıkacağını bir tek Allah bilir, anketlerle falan sandıktan çıkılmaz, sandıktan siz de çıkarsınız biz de çıkarız. Siz çıkarsanız yitirilmiş olan bütün bu güveni, inançsızlığı, güvensizliği tamir etmiş olursunuz, önünüzde yeni bir beş yıl, güçlü, kudretli bir beş yıl olur; Türkiye için hayırlıdır veya biz çıkarız. Biz kimiz? Biz Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Partinin birlikte oluşturduğu Millet İttifakı’yız bugün itibarıyla. Önümüzdeki günler itibarıyla katılmalarını arzu ettiğimiz, katılacaklarını ümit ettiğimiz diğer partilerle birlikte Millet İttifakı’yız.
Yapacağımız birinci iş, adına güçlendirilmiş, iyileştirilmiş parlamenter sistem dediğimiz sistemdir.
Ama bu ne yapacak? Yani güçlendirdik, iyileştirdik, bir parlamenter sisteme geçtik. Bu devletin yeniden avdet etmesidir. Türkiye’de devlet yeniden avdet edecek.
Bu plansızlık, programsızlık, hesapsızlık, kitapsızlık devri kapanmış olacaktır.
Türkiye’ye yeniden devlet kurumları, yeniden plan, yeniden program, yeniden hesap kitap gelmiş olacaktır.
Oyumuzun rengi ret, Cumhuriyet Halk Partisi olarak “ret” oyu veriyoruz.
Ama bu bütçenin -her ne büyüklükte olursa olsun- vatanımıza, devletimize, milletimize, halkımıza hayırlara vesile olmasını diliyorum.
GÜNÜN FOTOĞRAFI
