Türk dizileri artık öyle bir noktaya geldi ki senaristler, izleyiciyle kibar ama çok net bir şekilde dalga geçiyor. En basit diyaloglar bile absürt bir mantıkla yazılıyor: Karakterler yıllardır bir arada ama hâlâ anlamlı bir konuşma yapmak yerine dramatik konak terasında servis edilen tonton gözyaşlarıyla olayları çözüyorlar. Birileri sadece “bu karakter şöyle davranır” diye yazmak yerine, “yaşadığı şeyi gerçek hayatta kimse yaşayamaz ama reyting alır” diye yazıyor.

Dizilerde klasik entrikalar, birbirini tanımayan ama tek bir bölüm içinde bütün sırları öğrenen komşular, raporlanması imkânı olmayan DNA sürprizleri, aniden ortaya çıkan long lost kardeşler… Sanki “soap opera simülasyonu” izliyoruz.

Bu dramatik saçmalıkların ardında elbette reyting kaygısı var. Diziler, izleyicinin dikkatini çekmek için olayları mümkün olduğunca abartıyor; diyaloglar gerçek hayatın mantıklı akışını unutturacak kadar melodramatik. Karakterler arasındaki iletişimsizlikten doğan entrikalar gerçek hayatta 3 dakikada çözülebilirken, ekranlarda 40 bölüm boyunca sürünüyor çünkü bu izleyiciyi “bağlayan” klişe… ama aynı zamanda da izleyiciyi hafife alma çabası.

Bir Reddit kullanıcısının ifadesiyle, birçok Türk dizisi karakteri “duygusal zekâ açısından bir çay kaşığı kadar” gibi davranıyor: İnsanlar konuşmak yerine dramatik suskunluklara gömülüyorlar; mantıksız davranışlar sürpriz olmaktan çıkıp gülünçlük hâline geliyor. İzleyici ise buna katlanıyor. Bir dizi olan “Paramparça”da bile bebeklerin karışması gibi klasik bir trope, 15 yıl sonra olağanüstü olaylarla harmanlanarak neredeyse imkânsız bir kurgu labirentine dönüyor.