Türkiye büyüyor.
En azından rakamlar öyle söylüyor.
Her yeni ekonomik veri açıklandığında karşımıza aynı cümle çıkıyor: “Türkiye ekonomisi büyümeye devam ediyor.” Yüzdeler telaffuz ediliyor, grafikler yukarı yönlü oklanıyor, başarı hikâyeleri anlatılıyor. Peki o zaman bu büyümeyi kim yaşıyor?
Çünkü sokakta, pazarda, mutfakta bambaşka bir Türkiye var.
Makro büyüme rakamları ile hane halkının yaşadığı yoksullaşma arasındaki uçurum artık istatistiksel bir detay değil. Ekonomi kâğıt üzerinde büyürken, vatandaşın cebi küçülüyor. Bu çelişkiyi görmezden gelmek için ya rakamlara fazla inanmak ya da mutfağa hiç girmemek gerekiyor.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan için büyüme, soyut bir kavramdan ibaret. Çünkü büyüme, eğer sofraya yansımıyorsa, kira ödemesini kolaylaştırmıyorsa, çocuğun okul masrafını hafifletmiyorsa, adı ne olursa olsun refah değildir. Ekonomik büyüme artık toplumun geneline yayılan bir kalkınma hikâyesi değil; belirli sektörlerde, belirli sermaye gruplarında yoğunlaşan bir rakam başarısına dönüşmüş durumda. Üretim artıyor olabilir, ihracat rakamları yükselebilir, büyük projeler hızla tamamlanıyor olabilir. Ancak bu tablo, ücretli çalışan için çoğu zaman sadece daha pahalı bir hayat anlamına geliyor.
Asgari ücret artıyor deniliyor ama aynı hızla eriyor. Emekli maaşları güncelleniyor ama pazarda güncellenmeyen tek şey fiyat etiketi. Orta sınıf ise sessiz sedasız aşağı doğru kayıyor.
Büyüme varsa, neden borçluluk artıyor?
Büyüme varsa, neden kredi kartlarıyla ay sonu getiriliyor?
Türkiye’de uzun süredir büyüme; üretkenlik artışıyla, adil gelir dağılımıyla ve sosyal refahla birlikte ilerlemiyor. Tam tersine, gelir eşitsizliği derinleşiyor. Pastanın büyüdüğü söyleniyor ama dilimler aynı kişilere düşüyor.
Üstelik bu tabloyu perdelemek için sıkça kullanılan bir dil var:
“Şartlar zor”,
“Küresel kriz”,
“Dış etkenler”.