Ne garip bir ülkede yaşıyoruz. Aynı sokakta, aynı hastanede, hatta aynı acil servis koridorunda binbir türlü hayat yan yana duruyor. Kimi çocuğunu incitmemek için sesini yükseltmemeye özen gösteriyor, kimi “biz de dayak yedik” rahatlığıyla kaderi sopaya, bağırmaya, hoyratlığa teslim ediyor.
Geçtiğimiz günlerde bir hastanedeydim. Acil serviste, henüz iki yaşında bile olmayan bir bebek… Etrafında anne, baba, belki akraba… Ama ne etraf! Bağırış, çağırış, birbirine laf yetiştirmeler, kaba sözler, sert hareketler… Kimse çocuğa bakmıyor. Kimse çocuğun gözünün içine bakmıyor. Herkes haklı, herkes gergin, herkes öfkeli.
Bir tek o çocuk sessizdi.
Yüzündeki ifadeye takıldı gözüm. Korku değildi sadece; alışmışlık vardı. Sanki “burası böyle” der gibi. Daha konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğun, hayata karşı bu kadar erken yorulmuş bakması insanın içini acıtıyor. O an düşündüm: Bu çocuk hasta olduğu için değil, doğduğu ev yüzünden çaresiz.
Biz çocuk yetiştirmeyi hâlâ “döve döve büyür”, “bırak düşe kalka öğrensin” cümleleriyle açıklayan bir toplumuz. Sevgiyle sınır koymayı değil, korkuyla susturmayı terbiye sanıyoruz. Sonra da büyüyünce neden öfkeli, neden empati yoksunu, neden şiddete meyilli olduklarını anlamaya çalışıyoruz.
Oysa çocuk dediğin şey, bağırarak değil bakarak büyür. Döverek değil, konuşarak öğrenir. Korkarak değil, güvende hissederek