Bazı tanrıçalar göğe bakılarak anlaşılmaz;

onları çözmek için suyun dibine inmek gerekir.

Atargatis, yalnızca eski taşlara kazınmış bir ad değildi.

O, insanın kendi içindeki en kadim kıyıya vuran ilk dalgaydı.

Bir yarısı göğün laneti, bir yarısı denizin merhameti…

Bir bakışıyla doğumu kutsayan, öteki bakışıyla kaderi boğan

sırlı bir ana, yaralı bir ilahîlikti.

Onun mabedine girenler yalnızca dua etmezdi;

kendi içlerinde boğulmamış ne varsa onun önüne bırakırdı.

Çünkü Atargatis’in suyu, bedeni değil;

insanın sakladığı yüzleri yıkardı.

Maskeleri eritir, gururu tuzla kavurur,

kalbin dibine çökmüş eski günahları

sessizce yüzeye çıkarırdı.

Ben onu, tarihin unutulmuş bir çağında değil,

gecenin en derin yerinde duydum.

Ay, gökyüzünde parçalanmış bir gümüş mühür gibi asılıydı.

Sular kıpırtısızdı;

fakat içimde binlerce balık,

karanlığın pullarıyla çırpınıyordu.

Atargatis o an belirdi:

Ne bütünüyle kadın, ne bütünüyle deniz;

ne bütünüyle şefkat, ne bütünüyle felaket.

Sanki varlık, iki zıt hakikati aynı bedende taşımayı

ilk kez onda öğrenmişti.

Saçlarında batmış krallıkların yosunu,

gözlerinde annesiz kalmış çağların hüznü vardı.

Dudakları, söylenmemiş kehanetlerle mühürlüydü.

Konuşmadı.

Çünkü bazı ilahlar kelime kullanmaz;

insanın kaderini doğrudan ruhuna yazar.

Ve ben anladım:

Atargatis, yalnızca bereketin tanrıçası değildi.

O, fazlalığın da yasını tutandı.

Çok sevenin nasıl taştığını,

çok doğuranın nasıl eksildiğini,

çok merhamet edenin sonunda

kendi acısında nasıl boğulduğunu bilen

kadim bir bilinçti.

Onun balıkları kutsaldı;

çünkü her biri suda yüzen bir sırdı.

İnsanın ağzından kaçırdığı değil,

yüreğinde ömür boyu sakladığı sırlar…

Her yüzgeç, bir hatıranın bıçağı gibi karanlığı yarar;

her pul, ay ışığını değil,

unutulmuş bir duanın kırık hecelerini yansıtırdı.

Atargatis’in huzurunda insan,

kendisini karaya ait sanmanın kibir olduğunu öğrenir.

Çünkü hepimiz biraz sudanız.

Biraz gözyaşı, biraz rahim karanlığı,

biraz tufan, biraz suskunluk…

İçimizde durmadan yükselen,

ama adını koyamadığımız o derin dalga

ondan kalmadır.

Ben onun adını andığımda

boğazımda eski bir deniz kabuğu çatlar.

Sanki binlerce yıl önce yakılmış bir tapınağın

külü hâlâ nefesime karışır.

Sanki Harran gecelerinden,

Suriye ovalarından,

Fırat’ın kıyısında unutulmuş taşlardan

bir yas yükselir de

ruhumun duvarlarına çarpar.

Atargatis…

Sen, suyun hafızasısın.

Kadının ilk çığlığı, annenin son susuşu,

bereketin içindeki bedel,

güzelliğin ardındaki uçurum,

sevgiden doğup acıyla şekillenen

o kutsal ikilik…

Sana bakan, yalnızca bir tanrıçayı görmez.

Kendi içindeki dönüşümü görür.

Çünkü sen, insanın

yarasıyla ihtişamı aynı bedende taşıyabileceğini

hatırlatan kadim aynasın.

Ve ben, bu çağın gürültüsünde

senin unutulmuş mabedine zihnimle geldim.

Ayaklarım taşlara değil,

suyun üstünde biriken eski zamanlara bastı.

Başımı eğdim.

Dua etmedim.

Çünkü bazı varlıkların karşısında

dua eksik kalır.

İnsan yalnızca susar,

ve kendi içindeki denizin

ilk kez gerçekten konuştuğunu duyar.

Ve

Gece, kendi gölgesini giymişti.

Ay, göğün alnına çizilmiş solgun bir mühür gibi titriyor;

rüzgâr, görünmeyen bir mabedin perdelerini aralıyordu.

Ben, suyun kıyısına üç kez eğildim.

İlkinde adımı bıraktım.

İkincisinde geçmişimi.

Üçüncüsünde ise

beni benden ayıran son gurur kırıntısını…

Çünkü Atargatis’in eşiğinden

kimse olduğu hâliyle geçemezdi.

Bir kâseye ay ışığı doldurdum.

İçine deniz tuzu,

bir damla gözyaşı,

ve yıllardır dilimde sakladığım

söylenmemiş bir cümlenin sessizliğini kattım.

Sonra sağ elimi kalbime,

sol elimi suya koydum

ve fısıldadım:

“Ey derinliğin anası,

ey suyun gizli aklı,

ey rahimle mezarı

aynı karanlıkta birleştiren Atargatis…

Beni yüzeyimden arındır.

İçimde çürüyen suretleri çöz.

Bana, kendi hakikatimin

çıplak yüzünü göster.”

O anda su kıpırdadı.

Fakat kıyıda rüzgâr yoktu.

Demek ki dalga dışarıdan değil,

içimden yükselmişti.

Kâsenin yüzeyinde

kendi yüzüm değil,

yıllar boyunca susturduğum bütün yüzler belirdi.

Çocukluğumun korkusu,

gençliğimin öfkesi,

ihanet karşısında taşa dönmüş gururum,

sevdiği için kaybetmiş

ama kaybettiği için hâlâ seven

o eski ben…

Hepsi sırayla suya baktı.

Hepsi sırayla çözüldü.

Ritüelin ikinci kapısında

yedi taş dizdim kıyıya.

Her biri bir bağdı:

Birincisi korku,

ikincisi pişmanlık,

üçüncüsü öfke,

dördüncüsü kaybetme arzusu,

beşincisi unutulmaktan duyulan ürperti,

altıncısı ölüme benzeyen yalnızlık,

yedincisi ise

insanın kendisine bile itiraf edemediği

o en karanlık eksiklikti.

Her taşı suya bırakırken

bir isim söyledim.

Ama o isimler insanlara ait değildi;

ruhumu içeriden yöneten

gizli efendilere aitti.

Taşlar dibe inerken

Atargatis’in mabedinde görünmeyen çanlar çaldı.

Her çınlayışta içimde bir düğüm koptu.

Her yankıda göğsümün ardında

yıllardır kilitli duran

karanlık bir oda açıldı.

Sonra gözlerimi kapattım.

Ve üçüncü fısıltıyı söyledim:

“Beni suda boğma,

sudan geçir.

Beni yok etme,

fazlalıklarımdan ayır.

Beni susturma,

sözden önceki o kadim sessizliğe indir.

Çünkü ben artık

yüzeyde taşınan bir ad değil,

derinlikte yeniden doğmayı bekleyen

mühürlü bir ruhtum.”

Ay, suyun içinde ikiye bölündü.

Bir parçası gökte kaldı,

bir parçası kâsenin dibine indi.

Ve ben anladım:

Ritüel başlamıştı;

ama hüküm henüz verilmemişti.

Atargatis’in sesi

kulakla duyulmadı.

O ses, kemiklerimin içinden geçti:

“Suyun sırrı akmak değildir.

Suyun sırrı, hangi kabın içinde olursa olsun

kendi özünü kaybetmemektir.”

Bu söz,

bir kehanet gibi değil,

bir yara gibi yerleşti içime.

Çünkü insan da böyledir.

Dünyanın kabına dökülür,

aşkın, yasın, hırsın, ihanetin biçimini alır;

ama özünü yitirirse

artık yaşadığı şey hayat değil,

yalnızca dağılmış bir akıştır.

Ritüelin son kapısında

alnımı suya değdirdim.

Ne tamamen secdeydi bu,

ne tamamen teslimiyet.

Bu, içimdeki eski hükümdarın

tahtından inmesiydi.

Ve o anda

Atargatis’in kutsal balıkları

karanlığın içinden yükseldi.

Her biri bir işaret taşıyordu:

birinde kırık hilal,

birinde spiral,

birinde göz,

birinde anahtar,

birinde ise

henüz çözülememiş

sonsuz bir düğüm…

Onlar çevremde halka oldu.

Su, daireye dönüştü.

Daire, mabede.

Mabet, içime.

Ben artık kıyıda değildim.

Ben ritüelin kendisiydim.

“Ey Atargatis,” dedim,

“Bana denizin tahtını değil,

derinliğin terbiyesini ver.

Bana kehanetin gururunu değil,

sırrı taşıyabilecek suskunluğu ver.

Bana sonsuzluğu gösterme;

sonsuzluğun ağırlığı altında

dağılmayacak bir ruh ver.”

Gece o duayı aldı.

Su mühürledi.

Ay şahitlik etti.

Ve ben,

o mabedin eşiğinden dönerken

aynı kişi değildim.

Çünkü bazı ritüeller insana güç vermez;

ondaki sahte gücü söker alır.

Bazı tanrıçalar dilek kabul etmez;

insanı dileklerinin ardındaki

asıl açlıkla yüzleştirir.

Atargatis de öyle yaptı.

Bana bir nimet vermedi.

Bana kendimi geri verdi.

Semih Aslanlar