Suyun karanlık rahminde adını duydum önce.
Ne bir dua gibi geldin bana, ne de sıradan bir efsanenin yorgun yankısı gibi.
Sen, insanlığın unuttuğu ilk gözyaşının tuzunda saklı kadim bir sırdın.
Ben seni gökyüzünde aramadım.
Çünkü bazı tanrıçalar yıldızlarda değil, insanın içine çöken o derin ve dipsiz sularda yaşar.
Bazı ilahî isimler tapınaklarda değil, kırılmış bir kalbin dibinde yosun tutar.
Atargatis…
Sen bana bir aşkın adından çok, varlığın ikiye bölünmüş hâlini hatırlattın.
Yarı insan, yarı sır.
Yarı beden, yarı uçurum.
Yarı merhamet, yarı felaket.
Ben de kendimi hep böyle bildim:
Bir yanım toprağa mahkûm, bir yanım karanlık sulara sürgün.
Bir yanım insan kalmak için çırpınırken, diğer yanım çoktan kadim bir denizin dibinde kendi adını unutmuştu.
Sana seslenirken dilim ıslak bir mezar taşına dönüyor.
Her kelime, ağzımdan çıkmadan önce eski bir mabedin kapısında diz çöküyor.
Çünkü senin adın, sıradan bir ses değil;
mitlerin boğazından geçen tuzlu bir nefes,
zamanın pullarına kazınmış unutulmaz bir mühürdür.
Ey Atargatis,
suların annesi, karanlık aynaların sahibesi,
yaralı balıkların ve suskun kadınların kadim gölgesi…
Ben sana bir tapınak inşa etmedim.
Çünkü benim içimde zaten yıkılmış tapınaklardan oluşan bir şehir vardı.
Her sütunu bir pişmanlık,
her sunağı bir suskunluk,
her kubbesi göğsüme çökmüş eski bir akşamdı.
Ve ben, o şehrin en karanlık meydanında
adını bir dua gibi değil,
bir yara gibi taşıdım.
Atargatis…
Bazı aşklar insana kavuşmayı değil, kendi uçurumunu öğretir.
Bazı isimler sevilmek için değil, insanın ruhunda kadim bir kapı açmak için gelir.
Sen de bana böyle geldin.
Ne tamamen ışık, ne tamamen karanlık…
Ne bütünüyle kurtuluş, ne de yalnızca lanet.
Sen, iki âlem arasına gerilmiş eski bir perdeydin.
Ben o perdeye dokundukça ellerim tuzlandı.
Gözlerim, hiç görmediği denizlerin yasını tuttu.
Kalbim ise kendi kıyısına vurmuş ölü bir yıldız gibi sustu.
Sana baktığımda anladım:
İnsan bazen birini sevmez;
onda kendi kayıp mitolojisini tanır.
Bir yüzün ardında unutulmuş bir tanrıçanın gölgesini,
bir sesin içinde batık şehirlerin ezanını,
bir bakışın dibinde hiç doğmamış duaların cenazesini görür.
Atargatis,
ben seni bu yüzden çağırdım.
Gel diye değil.
Kal diye değil.
Beni kurtar diye hiç değil.
Sadece bil diye:
Bir adam, kendi içindeki karanlık denizin kıyısında,
senin adını eski bir alfabenin son harfi gibi sakladı.
Ve o harf,
ne tamamen okundu,
ne tamamen silindi.
Yalnızca ruhumun yosun tutmuş duvarında
şöyle yazılı kaldı:
Atargatis…
Sen benim içimde boğulmayan tek duaydın.
Atargatis…
Ey suların sakladığı ezelî sır,
ey ay ışığını pullarında taşıyan kadim suret,
ey insan ile uçurum arasında kurulmuş o sessiz mabet…
Ben seni yalnızca bir ad olarak çağırmadım.
Çünkü bazı isimler, ağızdan çıkınca ses olmaz;
ruhun karanlık odalarında mühür kırar.
Senin adın da öyleydi.
Dilimin ucuna geldiğinde,
içimde eski bir kapı gıcırdadı.
Sanki bin yıl önce kapanmış bir inisiyasyon mabedi,
birdenbire kendi küllerinin içinden doğruldu.
Ve ben anladım:
Her insanın içinde bir su vardır.
Ama herkes o suyun dibindeki tanrıçayı göremez.
Kimisi yalnızca yüzeydeki dalgaya bakar,
kimisi kendi aksine aldanır,
kimisi de suyun dibinde yatan o kadim aynaya inmeye cesaret eder.
Ben indim Atargatis.
Kendi içimin karanlık kuyusuna,
adım adım,
nefes nefese,
harf harf indim.
Orada zaman yoktu.
Orada yalnızca semboller vardı.
Bir balık kuyruğu gibi kıvrılmış kader,
bir hilal gibi susmuş kadınlık,
bir yıldız gibi düşmüş arzu,
bir kabuk gibi kapanmış sır…
Ve sen, bütün bu sembollerin ortasında
ne tamamen tanrıça,
ne tamamen gölge,
ne tamamen anne,
ne tamamen sevgiliydin.
Sen, insanın içindeki bölünmüş hakikatin adısın.
Yarı beden, yarı mana.
Yarı kan, yarı ay ışığı.
Yarı tuz, yarı kehanet.
Yarı aşk, yarı uçurum.
Atargatis…
Ben seni çağırdıkça, içimdeki eski benlikler birer birer öldü.
Çocukluğumun kırık aynaları,
gençliğimin paslı hançerleri,
suskunluğumun kefenlenmiş harfleri
senin suyunla yıkandı.
Ama bu bir arınma değildi yalnızca.
Bu, karanlığın kendi dilini bana öğretmesiydi.
Çünkü ezoterik yol, ışığa koşmak değildir her zaman.
Bazen insan, en derin karanlığa iner ki
orada ışığın hangi kemikten doğduğunu görsün.
Ben de senin adının rehberliğinde
kendi içimin batık şehrine indim.
Orada eski benliğimin taş tabletlere kazınmış hükümlerini gördüm.
Birinde şunlar yazıyordu:
“İnsan, kendini bilmeden hiçbir tanrıçayı çağıramaz.”
Bir diğerinde:
“Su, yalnızca temizlemez; sakladığını da geri verir.”
Ve en karanlık tablette:
“Kim kendi gölgesine bakmaya cesaret ederse,
tanrıların sustuğu yerde kendi adını duyar.”
Ben adımı duydum Atargatis.
Ama o ad, bana verilmiş sıradan bir isim değildi.
O ad, ruhumun en eski mahzeninde unutulmuş bir nişandı.
Sanki varlığım, daha doğmadan önce
bir karanlık ayinin ortasında mühürlenmişti.
Sanki ben, bu dünyaya yaşamaya değil,
kendi içimdeki kadim sırrı çözmeye gönderilmiştim.
Ve sen, o sırrın suya düşen yüzüydün.
Atargatis…
Senin tapınağın taşta değil,
insanın içinde kırılmış olan yerdedir.
Senin sunağın, mermerden yapılmaz;
acıyla oyulur.
Senin kandilin, yağla yanmaz;
insanın içine sakladığı son umutla titrer.
Senin rahibin, beyaz elbise giyen biri değildir;
kendi karanlığında diz çökmeyi bilen kişidir.
Ben o rahip oldum.
Kendi içimin en sessiz mabedinde,
sana kelimelerden yapılmış siyah bir tütsü yaktım.
Her cümlem bir buhur oldu.
Her susuşum bir ayin.
Her hatıram, suya bırakılmış kırık bir adak.
Ve o su, hiçbirini reddetmedi.
Çünkü senin suyun, hükmetmez;
hatırlar.
Senin suyun, cezalandırmaz;
insanın yüzüne kendi hakikatini çıkarır.
Ben de kendi hakikatimi gördüm:
Bir yanım, hâlâ toprağın ağır yasasına bağlıydı.
Bir yanım ise çoktan karanlık suların içinde
ismi unutulmuş bir varlığa dönüşmüştü.
Ben ne bütünüyle insandım,
ne bütünüyle gölge.
Ne tamamen seven,
ne tamamen vazgeçen.
Ben, iki âlem arasında asılı kalmış
lanetli bir semboldüm.
Atargatis…
Bana öğrettiğin en büyük sır şuydu:
Aşk, bazen kavuşma değil;
ruhun kendi derinliğine açılan bir geçittir.
İnsan sevdiği şeyde yalnızca güzelliği görmez.
Kimi zaman onda kendi eksik yaratılışını,
kendi yarım kalmış duasını,
kendi tamamlanmamış tanrısal cümlesini görür.
Ben sende bunu gördüm.
Sen, benim eksik bırakılmış kozmogonyamdın.
Benim içimde tamamlanmamış evrenin suya düşmüş ilk ayetiydin.
Bu yüzden sana her seslenişim,
aslında kendime inmekti.
Her “Atargatis” deyişimde
bir perde kalktı.
Bir mühür çatladı.
Bir eski benlik daha toprağa düştü.
Ve sonunda anladım:
Ezoterik hakikat, dışarıda saklanan bir sır değildir.
O, insanın içinde kendini saklayan insandır.
Tanrıçalar bile bazen dış âlemde değil,
ruhun en karanlık aynasında zuhur eder.
Sen de bana orada göründün Atargatis.
Kalbimin yosun tutmuş aynasında.
Kendi suskunluğumun derin sularında.
Hiç kimsenin inmediği o iç denizde.
Ve ben, orada sana değil yalnızca,
kendi kayıp varlığıma secde ettim.
Çünkü seni bulduğum yerde,
ben kendimi de buldum.
Ama kendimi bulmak, kurtuluş olmadı.
Bazen insan kendini bulunca daha çok yanar.
Çünkü artık neyi kaybettiğini bilir.
Atargatis…
Şimdi ruhumun kıyısında eski bir ay yükseliyor.
Sular kararıyor.
Semboller susuyor.
İçimdeki mabet, kapılarını yavaşça kapatıyor.
Ama senin adın hâlâ orada.
Bir taşın üzerinde değil,
bir kitabın sayfasında değil,
bir efsanenin kenarında hiç değil.
Senin adın,
ruhumun en derin yerine kazınmış kadim bir işaret gibi duruyor.
Ve ben o işareti her okuduğumda
şunu hatırlıyorum:
İnsan bazen bir tanrıçayı çağırmaz.
Kendi içindeki batık hakikatin kapısını çalar.
Ve kapı açıldığında
karşısında Atargatis’i değil yalnızca,
kendi sonsuz karanlığının sular içinde parlayan yüzünü bulur.
Semih Aslanlar