Çağdaş, demokratik, hukuk devletlerinin olmazsa olmazı kuvvetler/güçler ayrılığıdır.
Bu esas önce yargı, yasama, yürütme olarak belirlenmiş zamanla da basın dördüncü kuvvet olarak eklenmiştir.
Yasama meclis, yürütme hükümet, anayasa mahkemesi başta olmak üzere sair mahkemeler yargı, basın da tüm bunların işleyişi hakkında kamuoyunu aydınlatan platformdur.
Bütün bu yetkilerin tek adam veya salt iktidarlar elinde toplanması halinde o ülkenin ve insanlığın başına nelerin gelebileceğinin en yakın örneği Hitler Almanya’sıdır.
Hitler, dönemin ekonomik ve sosyal şartlarından faydalanarak iktidara geldiğinde bir nevi azınlık hükümetiydi.
Girdiği ilk normal seçimde, oyların yüzde 75’ini alarak kendini “Führer” ilan ettirdi.
Artık tek adam olmuş ve kutsallık zırhıyla da donanmıştı.
Kendi provokasyonu olan meclis yangını da kullanarak, çoğu kendi tezgahı olan sözde kendine darbe yapıldığı/yapılacağı iddialarıyla zamanla bütün yetkileri kendinde topladı.
Tek adamlığı sayesinde kendine ve sistemine muhalif kim varsa ya idam ettirdi ya da hapse attırdı.
Oluşturulan algıya göre artık Hitler “Tanrı’nın gönderdiği bir kutsal ve kurtarıcıydı.”
Artık Almanya’da güçler ayrılığı ortadan kalkmış, dördüncü güç basın da susturulmuş, yandaş basın oluşturulmuştu.
Öyle ki, Rus birlikleri Berlin kapılarına dayandığında bile Alman basını; Alman halkına, savaşı kazanmak üzere olduklarını ve zaferin kaçınılmaz olduğunu anlatıyordu.
İntiharından sonra anladılar ki Tanrı’nın elçisi, büyük başkan, lider, önder, büyük kurtarıcı sandıkları Hitler’den geriye kalan büyük bir enkazdı.
Lakin parlamenter sistem, demokratik, laik hukuk devleti kurallarını uygulayarak kısa zamanda toparlandılar.
Tek adam rejimi ile parlamenter sistemin, tek adamlıkla kuvvetler ayrılığının farkını ortaya koyup bütün dünyaya demokrasinin vazgeçilmezliğini bir kez daha gösterdiler.
Bir diğer gösterge de Hitler’den sonra seçilen Almanya şansölyesi Conrad Adenaur’un tarihe kazınan şu sözleriydi; “Umarım bir daha İsa bile gelse, tüm yetkiyi tek kişiye verecek kadar aptal olmayız.”
Evet, kuvvetler ayrılığı prensiplerini kaldırmak, çok partili parlamenter sistemden vazgeçmek, ‘hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ kuralı yerine ‘Führer ne derse o olur, o tanrının bize bir lütfudur, o her şeyin en iyisini bilir ve yapar’ anlayışını hakim kılmak gerçekten de en büyük aptallıktır.
Almanlar o kadar akıllandılar ki aptallığın teorisini bile yazdılar.
Dietrich Bonhoeffer Almanya’da baskıcı yönetime karşı direnişin önemli isimlerinden biri olan bir ilahiyatçıydı. 1945’te, Flossenbürg kampında idam edildi.
Hapishanede, şairler ve düşünürlerden oluşan bir ülkesinin nasıl bir korkaklar, düzenbazlar ve suçlular cennetine dönüştüğünü düşünmeye başladı. Mahkumlar üzerinde araştırma yaptı. Sonunda, sorunun kökeninin kötülük değil, aptallık olduğuna dair teorisini geliştirdi,
Buna göre; kötüler toplum için tehdit değildirler. Çünkü kötülük açığa çıktığında, ona karşı birleşmek ve mücadele etmek mümkündür.
Aptallık ise bambaşka bir sorundur. Onunla mücadele etmek çok daha zordur, çünkü toplum aptallığa karşı çok daha hoşgörülüdür. Kötülük ciddi bir ahlaki kusur olarak görülürken, aptallık genellikle hafife alınır.
Aptal insanla mücadele etmek neredeyse imkânsızdır. Tartışarak yenilmez, mantığa da açık değildir. Daha kötüsü, inkâr edilemeyecek gerçeklerle yüzleştiğinde gerçeği kabul etmek yerine öfkelenir ve saldırganlaşır.
Bonhoeffer’e göre, aptallık birinin makam sahibi olmasını veya otorite kazanmasını engellemez. Tarih ve siyaset, aptalların zirveye yükseldiği (ve zeki insanların dışlandığı ya da öldürüldüğü) örneklerle doludur.
Totaliter rejimler, sorgulama yetisini baskılayarak veya yönlendirerek bireyleri itaatkâr hale getirir. Böylece aptallık, bireysel bir kusur olmaktan çıkıp toplumsal bir soruna dönüşür.
Ona göre zeki insanlar bile bu duruma düşer. Çünkü bu, akıl kapasitesinden çok bireyin içinde bulunduğu sosyal ve politik bağlama bağlıdır.
Baskı altındaki bireyler, kendi muhakemelerini askıya alarak güçlü figürlerin söylemlerini sorgulamadan kabul eder. Bu da toplumun manipülasyona açık hale gelmesine yol açar.
Evet, Almanlar akıllandı.
Darısı demokrasiden uzak durup, üstelik var olan demokrasiyi yıkıp totaliter ve tek adam rejimine sarılanların başına…