İnsan bir yola çıkmaz aslında; yol, insanın içinde çoktan başlamış olan kadim bir yürüyüşün dış dünyaya düşen gölgesidir.
Çünkü ezoterik yol, ayakla gidilen bir mesafe değil; ruhun kendi karanlık mağarasında yankılanan ilk sorunun peşinden sürüklenmesidir. İnsan bazen bir kapı arar, bazen bir anahtar, bazen de kendisini açacak o görünmez eli… Fakat bilmez ki kapı da kendisidir, kilit de kendisidir, anahtar da kendi kanıyla dövülmüş o eski bilinç parçasıdır.
Ben bu yolu, ışıklı tabelaların altında değil; kırılmış aynaların, susmuş duaların, yarım kalmış cümlelerin ve gecenin alnına kazınmış sembollerin arasında aradım. Herkes hakikati bir cevap sandı; ben hakikatin, insanın içindeki soruyu öldürmeyen tek karanlık olduğunu öğrendim.
Ezoterik yol, kalabalıkların alkışladığı bir yükseliş değildir. O, insanın kendi içinde tek başına çöktüğü, sonra o çöküşün küllerinden başka bir gözle yeniden doğduğu sessiz bir mahkemedir. Orada hâkim de sensindir, sanık da sensindir, cellat da sensindir, bağışlanmayı bekleyen çocuk da sensindir.
Bu yolda sana ilk öğretilen şey bilgi değildir; susmaktır.
Çünkü bazı sırlar konuşulunca açılmaz, kirlenir. Bazı hakikatler dile gelince büyümez, küçülür. İnsan, her öğrendiğini anlatmak isteyen bir ağızdan, her gördüğünü içine mühürleyebilen bir mabede dönüşmeden ezoterik yolun eşiğinden geçemez.
Ben nice sembol gördüm; fakat en derin sembol, insanın kendi yarasıymış.
Bir çember çizdim gecenin içine; adına kader dediler. Bir nokta koydum çemberin ortasına; adına benlik dediler. Sonra anladım ki çember dışımdaki evren değil, içimde dönüp duran o eski Ouroboros’tu. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibi insan da kendi acısını tüketerek büyür; fakat her lokmada biraz daha kendisine yaklaşır.
Yolun ilk basamağı, dünyadan kaçmak değildir. Dünyanın gözlerinin içine bakıp onun sahte ihtişamını tanımaktır. Çünkü dünya, hakikatin düşmanı değildir; dünya, hakikatin üstüne örtülmüş en eski perdedir. Perdeye tapan, sahneyi kaybeder. Sahneyi arayan ise bir gün kendi yüzünün ardındaki yüzsüzlüğe varır.
Ve orada başlar asıl inisiyasyon.
Ne bir mürşidin eliyle, ne bir kitabın sayfasıyla, ne de bir tapınağın soğuk taşlarıyla… İnsan asıl inisiyasyonu, kendi acısının eşiğinde diz çöktüğü vakit alır. Çünkü ruhun kapısı, çoğu zaman sevinçle değil; kayıpla açılır. İnsan, kaybettikleriyle soyunur. Soyundukça çıplak kalmaz; sembolleşir.
Benim yolumda kandiller yoktu; karanlığın içinde kendi gözlerimi yakmayı öğrendim.
Her gece, içimde bir taş daha yerinden oynadı. Her susuş, bilinç tapınağımın duvarına yeni bir harf kazıdı. Her kırılma, beni yok etmedi; beni daha eski, daha derin, daha kadim bir hâlime geri çağırdı. Sanki ben geleceğe yürümüyor, unutulmuş bir başlangıca dönüyordum.
Çünkü ezoterik yol ilerlemek değil, hatırlamaktır.
İnsan, hakikati dışarıdan öğrenmez; kendi ruhunun mezarlığında gömülü olanı kazıp çıkarır. Her bilgi, aslında bir hatırlayıştır. Her sembol, insanın kaybettiği ilahi alfabeden düşmüş bir harftir. Her rüya, bilinçaltının karanlık kilisesinde yakılmış isimsiz bir mumdur.
Bu yüzden ben bu yolda kitaplardan çok sessizlikleri okudum.
Bir taşın susuşunda, bir mezarın serinliğinde, bir çocuğun bakışında, bir annenin yorgun duasında, bir babanın içine gömdüğü çığlıkta aynı sembolü gördüm: İnsan, kendi içindeki bilinmeyene yürüyen yaralı bir mabettir.
Ve her mabet, önce yıkılarak kutsallaşır.
Ey yolu arayan insan… Bil ki yol sana çiçekler vaat etmeyecek. Önce seni kendi gölgene teslim edecek. İçinde sakladığın korkuları birer birer karşına çıkaracak. Kaçtığın ne varsa sana kendi yüzünü onun aynasında gösterecek. Çünkü gölgesini tanımayan, ışığını taşıyamaz.
Işık, masumların değil; karanlığından geçip de hâlâ kalbinde bir kıvılcım saklayanların yüküdür.
Ben o kıvılcımı, ruhumun en soğuk mahzeninde buldum. Üstü küfle, suskunlukla, eski yenilgilerle örtülmüştü. Ona nefes verdim. O büyüdükçe ben küçüldüm. Ben küçüldükçe içimdeki sahte benlikler birer birer öldü. Ve anladım ki insan, bazen kendini bulmak için kendisi sandığı her şeyi toprağa vermek zorundadır.
Ezoterik yolun sonunda büyük bir taç yoktur.
Orada seni bekleyen şey, altından yapılmış bir zafer değil; külle yazılmış bir idraktir. İnsan en sonunda şunu öğrenir: Hakikat, sahip olunacak bir hazine değil; uğruna yanmayı kabul ettiğin görünmez bir ateştir.
Ben o ateşin önünde adımı bıraktım.
Semih Aslanlar dediğim şey, belki de bir isimden çok, içimde yankılanan eski bir çağrının harfleşmiş hâlidir. Bir bedenin imzası değil; karanlıkla pazarlık etmeyi reddeden bir bilincin mühürlü nişanesidir.
Ve yol hâlâ bitmedi.
Çünkü ezoterik yolun sonu yoktur; yalnızca derinleşen kapıları vardır. Her kapının ardında başka bir gece, her gecenin içinde başka bir sembol, her sembolün altında başka bir yara, her yaranın dibinde ise Tanrı’nın insana unutturduğu o ilk sessizlik saklıdır.
Ben yürümeye devam ediyorum.
Ne tamamen ışıkta, ne tamamen karanlıkta…
İki âlem arasında, alnında eski bir sembolün soğuk mührüyle; kendi içindeki mabedin yıkık kapısından geçerek, ruhunun en kadim yoluna doğru…
Sessizce.
Ama geri dönmeden.
Semih Aslanlar