Kalabalıkların arasında kaybolmuş yüzlere baktığında, herkesin bir yere yetişir gibi ama aslında hiçbir yere varmıyormuş gibi yaşadığını fark ediyorsun ve bu telaşın içinde en çok kaybolan şeyin zaman değil, farkındalık olduğunu anlıyorsun.
Abdulkadir-i Geylani’nin o sarsıcı uyarısı aslında bugünün en net fotoğrafı gibi duruyor karşımızda; çünkü insanlar artık yaşamadan yaşıyor, sorgulamadan kabulleniyor ve en tehlikelisi de her şey yolundaymış gibi davranıyor.
Sanki hesap verilmiş, sanki hayat tamamlanmış, sanki insan, olması gereken yere çoktan varmış gibi bir rahatlık, bir gevşeme, bir boş vermişlik hakim.
Oysa gerçek çok daha ağır.
Bugün insanların yüzünde gördüğünüz o yorgunluk sadece çalışmaktan gelen bir yorgunluk değil; bu, ruhun yavaş yavaş içe doğru çökmesinin yorgunluğu.
Sabah kalkıp işe giden, akşam eve dönen, hayatını sürdüren milyonlarca insan var, ama aslında yaşayan çok az insan kaldı.
Çünkü yaşamak sadece nefes almak değil; fark etmek, hissetmek, sorgulamak ve kendine dönüp bakabilmektir.
Ve biz; en çok bunu kaybettik.
Sakarya sokaklarında yürürken bile bunu hissediyorsun.
Bir zamanlar selamlaşmanın, hatır sormanın, bir kahvenin kırk yıl hatırının olduğu bu şehirde; şimdi insanlar birbirinin yüzüne bakmadan yanından geçip gidiyor.
Herkesin bir derdi var ama kimse kimsenin derdini duymuyor.
Herkes bir şeylerin eksik olduğunu biliyor ama kimse dönüp kendine bakmıyor.
İşte gaflet tam olarak burada başlıyor.
Çünkü insan en çok kendinden uzaklaştığında yorulur.
Ne için yaşadığını unuttuğunda, neye koştuğunu bilmediğinde ve en önemlisi bir gün hesap vereceğini gerçekten hissetmediğinde…
Hayat, sadece tekrarlardan ibaret bir döngüye dönüşür.
Ve o döngü insanı sessizce tüketir.
Bugün toplum olarak yaşadığımız şey tam da bu: yüksek sesli krizlerin değil, sessiz bir çöküşün içindeyiz.
Kimse bağırmıyor, kimse isyan etmiyor ama herkes içten içe tükeniyor.
Çünkü insanlar artık yorulduklarını bile dile getirecek gücü kendilerinde bulamıyor.
Ve belki de en acı olan şu: bu halimizi normal zannetmeye başladık.
Belki de artık durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: biz gerçekten yaşıyor muyuz… yoksa sadece yaşamış gibi mi yapıyoruz?
Çünkü unutmayalım;
Gaflet, insanı bir anda değil… fark ettirmeden bitirir.
Ve eğer bu sessizliği bozmazsak.
Bir gün gerçekten konuşacak, hissedecek, sorgulayacak bir yanımız kalmayabilir.