Dertlerini anlatmaya Ankara’ya yürüyen madencilerin devlet ve kutsal iktidarımız ile hiçbir sorunu yoktu. Nitekim Tayyip istifa, hükümet istifa demediler.
İşçilerin derdi, çalıştıkları şirketin aylardır maaşlarını ödememesi ve bir takım özlük haklarının gasp edilmesiydi.
Yani, işçilerin devlet ve kutsal iktidardan, maaş ya da özlük hakları bağlamında bir talepleri de yoktu.
O zaman bu işçilere, bu zulüm neden reva görüldü?
Tek dertleri, şirketi ilgili bakanlıklara yani çalışma ve enerji bakanlıklarına şikayet etmek ve seslerini duyurmaktı.
Çünkü yerel bazda epey mücadele etmişler ama seslerini yerel yöneticilere duyuramamışlardı.
İlgili bakanlıklar bu sesi duysalar, yerlerinden bile kalkmadan müdahale edebilir, böyle bir görüntünün Türkiye ve dünya kamuoyunda, iktidarın ve devletin itibar kaybına yol açmasını engelleyebilirlerdi.
Peki neden görev ve sorumluluklarını yerine getirmediler?
Yoksa bu iktidar halkın değil de şirketlerin iktidarı mı? Yorumunu size bırakıyorum.
Biraz araştırınca ‘şirketlerin iktidarı mı’ sorusunun cevabını buluyor hatta bu iktidar, yandaş şirketlerin iktidarı sonucuna varıyorsunuz.
Çünkü bu şirket iktidara hiç yabancı değil.
Madenin patronu, Sebahattin Yıldız, AKP eski milletvekili. 2010 yılında Meclis’ten “Üstün Hizmet Ödülü” almış nadide bir şahsiyet.
Abdulhamit’in köstekli saatine ta 2010 yılının parasıyla 1 milyon 100 bin lira ödeyecek kadar Osmanlıcı...
Sosyal medya paylaşımlarından anlaşıldığı kadar, son derece de muhafazakar…
Ama konu işçilerin alın terinin karşılığı almaları gereken maaş olunca iş değişiyor.
İşçileri tazminatsız kapıya koymayı, işçilerin maaşlarının üzerine yatmayı marifet sarıyor.
Ve maalesef koskoca iktidar da bu adamın ve bu olayın üzerine yatıyor.
Adamın holdingi, Bahadır Özgür’ün köşesinde yazdığı gibi “ruhsat zengini”.
2 bin 364 adet ruhsata sahip. Bunun 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme. Ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler, 205’i de enerji madenleri.
Türkiye’nin yarısı kendisine parsellenmiş…
Faaliyet alanlarının büyüklüğüne bakılınca ‘Peki bu holdinge göz yuman kim? Bu holding devletten büyük mü’ diye sormanın anlamı kalmıyor.
Bir CEO’ları var ki, iktidar partisinin ve bağlı vakıf ve derneklerinin her aşamasında kendisini kanıtlamış bir arkadaş. Haliyle yüksek yerlerde bağlantıları var. Haliyle yine ‘göz yuman kim’ sorusunun cevabı ortaya çıkıyor.
Şirketin sabıkaları, İşçilerine maaş ödememek ve sosyal haklarını çiğnemekle sınırlı değil.
Türkiye’nin yaşadığı çevre felaketlerinde de adı geçiyor.
Mesela Şebinkarahisar’da atık havuzunun göçmesi, ağır metaller içeren 4 bin 500 ton zehirli atığın verimli tarım arazilerine akması gibi…
Bir yandan bu felaketler sebebiyle, elbette ki kamuoyu baskısıyla idari ve mali cezalar alan ama öbür yandan büyüdükçe büyüyen bir şirket…
Şirket büyüdükçe insana, insan kaynaklarına ve çevreye verdiği zarar büyüyor ama yetkililerin umurunda değil.
O yetkililer bu ülkeye verilen zararı değil, bu ve benzeri şirketlere konulan tepkiyi dert ediyorlar.
Üstelik Anayasa’yı çiğneme pahasına…
Bakın, Anayasa Mahkemesi bu tür olaylara dair bir karar açıkladı;
“Mahkeme, işçilerin ödenmeyen alacakları ve çalışma koşullarına ilişkin taleplerini dile getirmek amacıyla gerçekleştirmek istedikleri yürüyüşün sendikal faaliyet kapsamında olduğunu açıkça kabul etmiştir.
Yürüyüşün, idari nitelikte bir kurul kararı gerekçe gösterilerek engellenmesi hukuka uygun bulunmamış; söz konusu müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı tespit edilmiştir.
Bu nedenle mahkeme, kötü muamele yasağının usul boyutunun da ihlal edildiğine karar vermiştir. İdarenin aldığı genel nitelikli kararlar, işçilerin temel haklarını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamaz. Somut olayda da yürüyüşün bu şekilde engellenmesi hukuka uygun bulunmamıştır.”
İyi de bu karar kimin umurunda?
Kim takar Anayasayı ve Anayasa mahkemesini?