Toplum dediğin şey, görünmeyen bir sözleşmedir. Ne bir kanun maddesinde başlar, ne bir anayasa hükmünde biter. O; bakışlarda, susuşlarda, utançta ve vicdanda yaşar. Ve bir toplumun çöküşü, önce yasaların delinmesiyle değil, utanma duygusunun ölmesiyle başlar.
Bugün Türkiye’de yaşanan şey; bir “bozulma” değil, bir çürüme hâlidir. Çünkü bozulma, tamir edilebilir. Ama çürüme… çürüme içten başlar ve dışarıdan fark edildiğinde artık çok geçtir.
Artık kimse doğruyu savunmuyor; herkes doğruyu kendi lehine eğip büküyor. Hakikat, bir teraziden çıkıp bir pazarlık unsuruna dönüştü. İnsanlar gerçeği aramıyor, işine geleni seçiyor. Bu da bizi, hakikatin değil çıkarın kutsandığı bir çağa sürüklüyor.
Ahlak, bir zamanlar insanın iç sesi idi. Şimdi ise bir vitrin süsü. İnsanlar artık iyi olmak için değil, iyi görünmek için çabalıyor. Sosyal medya, sahte erdemlerin tapınağına dönüştü. Merhamet bile gösteri haline geldi. Birine yardım eden el, diğer eliyle kamerayı tutuyor.
Ve en korkuncu:
Kimse yaptığından utanmıyor.
Hırsız çalarken utanmıyor,
Yalan söyleyen yüz kızarmıyor,
İhanet eden gece uykusunu kaybetmiyor.
Çünkü artık suç, bireysel bir sapma değil; toplumsal bir normalleşme hâline geldi.
Bir toplumun ahlakı çökerse, adalet sadece bir kelime olur. Mahkemeler karar verir, ama vicdanlar susar. İnsanlar haklıyı değil, güçlü olanı alkışlar. Ve o gün geldiğinde artık kimse güven içinde yaşamaz. Çünkü herkes, herkesin potansiyel düşmanıdır.
Bugün sokakta yürüyen insan, karşısındakine insan olarak değil; bir tehdit, bir fırsat ya da bir araç olarak bakıyor. Bu, bir medeniyetin en derin yarasıdır. Çünkü insanın insana olan bakışı bozulduğunda, hiçbir sistem o toplumu ayakta tutamaz.
Aile çökerse toplum çöker denirdi.
Bugün ise aileler hâlâ ayakta, ama içleri boş.
Saygı yok, sabır yok, fedakârlık yok.
Çocuklar rol model arıyor, ama karşılarında sahte kahramanlar var.
Gençlik yön arıyor, ama pusula bozuk.
Büyükler konuşuyor, ama söyledikleri ile yaşadıkları arasında uçurum var.
Bu yüzden yeni nesil, öğüt dinlemiyor. Çünkü sözler değil, çelişkiler büyütüyor onları.
Ve belki de en acısı şu:
Toplum, yozlaşmayı fark ediyor ama kabulleniyor.
“Böyle gelmiş, böyle gider” diyerek kendi çöküşünü izliyor.
Oysa hiçbir toplum bir gecede çökmez.
Önce küçük tavizler verilir.
Sonra o tavizler alışkanlığa dönüşür.
Ve bir gün gelir, kimse nerede yanlış yaptığını hatırlamaz.
Ama gerçek şudur:
Toplum dediğin şey başkaları değildir.
Toplum, sensin.
Eğer bir insan yalan söylüyorsa,
Bir insan haksızlık yapıyorsa,
Bir insan susarak kötülüğe ortak oluyorsa…
İşte yozlaşma tam orada başlar.
Ve kurtuluş da yine orada başlar.
Çünkü bir toplumun yeniden dirilişi, büyük devrimlerle değil;
tek tek insanların yeniden utanmayı öğrenmesiyle mümkündür.
Utanmak…
İnsanı insan yapan son kaledir.
O kale yıkılırsa, geriye sadece kalabalık kalır.
Ama o kale ayakta kalırsa, en karanlık çağda bile umut vardır.
Ve unutma:
Ahlak, öğretilmez.
Yaşanır.
Ve yaşanmayan hiçbir değer, bir toplumu kurtaramaz.

Semih Aslanlar