Şehrin karanlık damarlarında dolaşan bir zehir vardır; adı çoğu zaman fısıltıyla anılır, yüzü ise hiçbir zaman açık edilmez. Bu zehir, yalnızca madde değildir—bir çürümenin, bir çözülmenin, bir ruhsuzlaşmanın tezahürüdür. Onu taşıyanlar ise bir ticaretin değil, bir yıkımın aracısıdır.
Torbacı dediğin, sadece elinde poşet taşıyan bir gölge değildir. O, bir annenin uykusunu çalan, bir babanın omzuna görünmeyen bir yük bindiren, bir gencin hayatını daha başlamadan söndüren karanlık bir eşiğin bekçisidir. Her sattığıyla yalnızca bir madde değil, bir gelecek eksiltir. Her uzattığı paketle bir insanı kendinden koparır.
Bu, sıradan bir suç değildir. Bu, insan ruhuna karşı işlenen sessiz bir ihanettir.
Sokak aralarında, okul çevrelerinde, park köşelerinde pusuda bekleyen bu yapı; yalnızca bireyleri değil, toplumun bütün sinir uçlarını hedef alır. Gençliğin en kırılgan anını kollayan, zaafı fırsata çeviren bir düzen… Ve bu düzenin içinde vicdan yoktur. Çünkü vicdan, başkasının çöküşünden kazanç sağlayamaz.
Bu insanlar çoğu zaman görünmezdir. Kalabalıkta sıradan bir yüz, sokakta sıradan bir siluet… Ama bıraktıkları izler sıradan değildir. Arkalarında bağımlılıkla boğuşan hayatlar, parçalanmış aileler ve sessiz çığlıklar bırakırlar.
Bir toplumun gerçek gücü, yalnızca yasalarıyla değil, ahlaki refleksiyle ölçülür. Bu tür karanlık ağlara karşı verilen mücadele sadece güvenlik güçlerinin değil, aynı zamanda vicdan sahibi her bireyin sorumluluğudur. Çünkü susmak, bu çürümeye ortak olmaktır.
Ve unutulmamalıdır:
Zehir, yalnızca onu taşıyanın elinde değil, ona göz yumanın sessizliğinde de büyür.
Bu karanlık düzen, sadece sokakta dolaşan birkaç figürden ibaret değildir; o, daha derin, daha sinsice kök salmış bir yozlaşmanın ürünüdür. Çünkü bir insan, başkasının hayatını bile isteye karartacak noktaya gelmişse, orada sadece bireysel bir çöküş değil, toplumsal bir kırılma vardır.
Torbacı, kendi sonunu da aslında çoktan yazmıştır. Çünkü başkalarının hayatını tüketerek var olan bir düzen, eninde sonunda kendini de tüketir. O, sattığı zehrin yalnızca başkalarını değil, kendi insanlığını da yavaş yavaş öldürdüğünün farkında değildir—ya da farkındadır ama çoktan vazgeçmiştir. İşte en büyük çürüme de burada başlar: Vazgeçişte.
Bir zamanlar belki bir çocuğun hayali olan, bir annenin duasında adı geçen, bir öğretmenin umut bağladığı o insan; şimdi sokakların kirli gölgesine dönüşmüştür. Bu dönüşüm tesadüf değildir. Bu, tercihlerin, ihmallerin ve göz yummaların birleştiği bir çöküş hikâyesidir.
Ama mesele sadece onların ne olduğu değil—bizim neye izin verdiğimizdir.
Her görmezden gelinen şüpheli hareket, her “bana dokunmayan yılan” anlayışı, bu düzeni besler. Çünkü bu karanlık, sessizlikten güç alır. Ne kadar az konuşulursa, o kadar büyür. Ne kadar az karşı çıkılırsa, o kadar kök salar.
Toplum dediğimiz yapı, sadece iyi insanların varlığıyla değil, kötülüğe karşı gösterilen tavırla ayakta kalır. Eğer bu tavır zayıflarsa, en güçlü görünen yapılar bile içten içe çürür.
Ve gün gelir, o çürüme herkesin kapısını çalar.
O yüzden mesele sadece bir suç meselesi değildir. Bu, bir duruş meselesidir. Bir taraf olma meselesidir. Ya bu çürümeye karşı dimdik durulur ya da yavaş yavaş onun bir parçası olunur.
Çünkü bazı karanlıklar vardır ki, onlara karşı savaşılmazsa, sonunda herkesin içine sızar.
Ve işte tam burada, mesele yalnızca bir “suç” olmaktan çıkar; bir hakikat sınavına dönüşür. Çünkü torbacının elindeki zehir, aslında toplumun kendi içindeki zayıflıkların dışa vurumudur. Açgözlülüğün, umursamazlığın, denetimsizliğin ve en önemlisi vicdan kaybının somutlaşmış halidir.
Bu karanlık figürler, gecenin içinde kaybolan siluetler gibi görünse de aslında gün ışığında büyürler. Onları görünmez kılan şey karanlık değil; insanların bakmayı reddetmesidir. Herkes bilir ama kimse konuşmaz. Herkes görür ama kimse üzerine gitmez. İşte bu suskunluk, en büyük suç ortağıdır.
Çünkü bir torbacı, tek başına bir mahalleyi çürütemez. Ona alan açan, onu görmezden gelen, “bir şey olmaz” diyen zihinler olmadan bu düzen ayakta kalamaz.
Bir gencin ilk kez eline o zehir değdiği anı düşün. O an, sadece onun hayatında bir kırılma değildir; bir annenin dualarında bir eksilme, bir babanın omzunda görünmeyen bir çöküştür. Ve o anın arkasında, birilerinin kolay kazanç uğruna sattığı bir ölüm vardır.
Bu yüzden mesele sadece “onlar” değildir.
Mesele, bir toplumun kendi geleceğini ne kadar sahiplendiğidir.
Eğer gençliğin düşüşüne göz yumuluyorsa, aslında geleceğin kendisi terk ediliyordur. Eğer sokaklarda bu zehir rahatça dolaşabiliyorsa, bu sadece bir güvenlik açığı değil; bir ahlaki boşluktur.
Ve hiçbir boşluk sonsuza kadar boş kalmaz. Ya iyilik doldurur… ya kötülük.
Son söz şudur:
Bir toplum, en zayıfını koruyabildiği kadar güçlüdür.
Ve bir toplum, kendi gençliğini kaybettiği gün, aslında her şeyini kaybetmeye başlamıştır.
Geriye ise sadece şu soru kalır:
Biz gerçekten kaybetmeye hazır mıyız, yoksa artık uyanacak mıyız?
Semih Aslanlar