Sokakların karanlığı, yalnızca gecenin yokluğundan doğmaz; bazen insan suretine bürünmüş bir çürümenin sessizce yayılmasından doğar. Ve o çürümenin en kirli yüzlerinden biri, köşe başlarında pusuda bekleyen torbacıların varlığıdır. Onlar, yalnızca bir maddeyi elden ele dolaştıran satıcılar değil; bir toplumun damarlarına zehir enjekte eden, ruhunu yavaş yavaş öldüren görünmez cellatlardır.
Namus, bir insanın kendine çizdiği sınırdır. Torbacı ise o sınırı çoktan yakıp kül etmiş olandır. Şeref, insanın karanlıkta bile kendine hesap verebilme kudretidir. Onlarda ise hesap yoktur; sadece kaçış, sadece saklanış ve sadece çürümenin içinde bir başka çürümüşü büyütme arzusu vardır. Vicdan dediğin, geceleri insanın uykusunu bölen o sessiz mahkemedir. Ama torbacının gecesi yoktur; çünkü onun iç dünyasında yargılayan hiçbir ses kalmamıştır.
Onlar, gençliğin hayallerini çalan hırsızlardır. Bir annenin duasını, bir babanın emeğini, bir çocuğun yarınını üç kuruşluk kirli kazanç uğruna yok sayanlardır. Ellerindeki paket sadece bir madde değil; bir ömrün çöküşüdür. Her satış, bir hayatın biraz daha kararmasıdır. Her alışveriş, bir insanın kendinden biraz daha eksilmesidir.
Haysiyet, insanın aynaya baktığında gördüğüyle yüzleşebilmesidir. Torbacı aynaya bakmaz. Çünkü baktığında göreceği şey bir insan değil, kendi karanlığının suretidir. Ve o suret, ne kadar kaçarsa kaçsın, peşini bırakmayacak bir gölge gibi arkasında durur.
Toplum dediğimiz şey, görünmeyen bağlarla birbirine tutunmuş insanlardan oluşur. Torbacı ise o bağları kesen, çözülmeyi hızlandıran bir bıçaktır. Bir mahallede varlığı hissedildiğinde, sadece bireyleri değil; güveni, huzuru ve geleceği de zehirler. Çünkü onun kazancı, başkasının kaybı üzerine kuruludur.
Ve bilinmelidir ki; çürüme hiçbir zaman sonsuza kadar saklanamaz. Her karanlık, kendi içinde bir çöküş taşır. Torbacının kurduğu düzen de aslında kendi sonunun tohumlarını eker. Çünkü insanın kendine ihanet ederek kurduğu hiçbir hayat, ayakta kalacak kadar güçlü değildir.
Sokaklar temizlenmeden, zihinler arınmadan, bu karanlık bitmez. Ama hakikat şudur: Vicdanını satan her insan, eninde sonunda kendi yok oluşunu satın alır.
Ve torbacı…
Kendi sonunu, her gün yeniden elden ele dolaştırır.
Ve o karanlık, yalnızca sokak lambalarının sönük ışığında değil; suskunlukların içinde büyür. Çünkü torbacıyı var eden sadece onun kendi çürümüşlüğü değildir… Ona göz yumanların sessizliğidir. Görüp de dönüp bakmayanların, bilip de konuşmayanların, “bana dokunmayan yılan” diyerek geri çekilenlerin payıdır bu çöküşte.
Bir mahallede bir torbacı varsa, orada sadece bir suçlu yoktur; orada yarım kalmış bir adalet, eksik bırakılmış bir sorumluluk ve ertelenmiş bir hesap vardır. Çünkü kötülük, çoğu zaman tek başına büyümez… Ona alan açan korkularla, umursamazlıkla ve alışkanlıkla beslenir.
Torbacı, sadece madde satmaz… Umutsuzluk satar. Bir gencin gözündeki ışığı söndürür, sonra o karanlığı başkalarına bulaştırır. Zincir böyle kurulur. Bir kişi düşer, sonra bir başkası… Ve bir süre sonra kimse düşüşün nerede başladığını hatırlamaz. Ama herkes sonuçlarını yaşar.
Oysa her çürümenin bir başlangıcı vardır. Ve her başlangıç, bir yerde “dur” denebilseydi, belki de son bu kadar ağır olmayacaktı. Fakat torbacı için artık o eşik çoktan geçilmiştir. O, geri dönüş kapısını kendi elleriyle kapatmış olandır. Her kazancıyla biraz daha kaybeden, her adımıyla biraz daha dibe batan bir varlığa dönüşmüştür.
Şunu da unutmamak gerekir:
Bir insan kendini ne kadar inkâr ederse etsin, hakikat ondan kaçmaz.
Torbacı belki sokakta güçlü görünür, belki korku salar, belki bir süre kazandığını zanneder… Ama içten içe çökmektedir. Çünkü insan, kendine rağmen ayakta kalamaz. Vicdanını susturmak, onu yok etmek değildir; sadece geciktirmektir. Ve o gecikmiş hesap, en ağır şekilde geri döner.
Bir gün, o sokaklar yine aynı kalacak…
Ama torbacı olmayacak.
Çünkü karanlık, ne kadar yayılırsa yayılsın, kendi ağırlığı altında ezilmeye mahkûmdur.
Ve hakikat…
Eninde sonunda, en kirli köşe başlarına bile ulaşır.
Ve hakikat ulaştığında, artık hiçbir maske tutmaz.
Torbacı, yıllarca saklandığını zanneder. Gölgelerde kaybolduğunu, kalabalığın içinde eridiğini, kimsenin gerçekten görmediğini sanır. Oysa her adımı iz bırakır. Her temas, her alışveriş, her kirli kazanç… görünmeyen bir deftere yazılır. İnsanlardan kaçabilir belki, ama kendi hakikatinden kaçamaz.
Çünkü asıl çürüme dışarıda değil, içeride başlar.
Bir noktadan sonra torbacı, sattığı şeyin esiri olur. Paranın, korkunun, bağımlılığın… Hepsi onu bir kafesin içine kapatır. O artık özgür değildir; kendi kurduğu karanlığın mahkûmudur. Ve en acısı şudur: Bunu çoğu zaman fark etmez. Kendini güçlü zannederken, aslında zincirlerini sımsıkı tutan odur.
Toplumun en derin yaraları sessiz açılır. Bir çocuğun gözündeki umut sönünce, bir annenin yüreği daralınca, bir evin kapısı gece yarısı çaresizlikle çalınınca… İşte orada torbacının izi vardır. O, görünmeden zarar veren, dokunmadan yıkan bir çürümenin temsilidir.
Ama her çöküşün bir karşı koyuşu da vardır.
Bir baba evladını geri çektiğinde, bir genç “hayır” dediğinde, bir mahalle susmamayı seçtiğinde… İşte o an torbacının kurduğu düzen çatırdamaya başlar. Çünkü karanlık, ancak ona teslim olanlarla güçlenir. Direnen bir irade, bütün o karanlığı parçalayabilecek kadar güçlüdür.
Ve unutulmamalıdır:
Kötülük ne kadar yayılırsa yayılsın, meşru değildir.
Çürüme ne kadar sıradanlaşırsa sıradanlaşsın, kabul edilemez.
Torbacı, insanlığını üç kuruşa satanın adıdır.
Ama insanlık, satıldıkça tükenen bir şey değildir.
Aksine, ona sahip çıkan her yürekle yeniden ayağa kalkar.
Günün sonunda, herkes kendi terazisinde tartılır.
Ve o terazi… hiçbir zaman şaşmaz.
Torbacı için de hüküm aynıdır:
Kaçtığı her hakikat, bir gün karşısına dikilir.
Ve o gün geldiğinde, saklanacak hiçbir gölge kalmaz.
Çünkü karanlık…
Eninde sonunda kendi kendini yok eder.
Ve o yok oluş, bir anda gelmez…
Yavaş yavaş, sinsice, içeriden başlar.
Önce yüzler değişir.
Sonra bakışlar.
Sonra insan, kendini tanıyamayacak hâle gelir.
Torbacı için en büyük yıkım, dışarıdan gelecek bir darbe değil; içeride çoktan başlamış olan çürümenin tamamlanmasıdır. Çünkü insan, kendi özünü kaybettiği anda aslında her şeyini kaybetmiştir. Geriye kalan sadece yürüyen bir gölgedir… Bir zamanlar insan olan, şimdi ise sadece alışkanlıklarının ve karanlığının taşıyıcısı hâline gelmiş bir gölge.
Ve o gölge, dokunduğu her şeyi karartır.
Bir dostluğu bozar.
Bir aileyi parçalar.
Bir mahallenin huzurunu yok eder.
Ama en çok da kendini tüketir.
Çünkü insanın kendine verdiği zarar, dünyadaki hiçbir cezayla kıyaslanamaz. Vicdanını susturan, aslında kendi mahkemesini kurmuştur. Ve o mahkemede hâkim de kendisidir, sanık da… mahkûm da.
Torbacı, belki bugün hâlâ ayakta gibi görünür.
Belki hâlâ sokakta dolaşır, belki hâlâ kazanıyor zanneder.
Ama hakikat değişmez:
İçten çöken hiçbir yapı, sonsuza kadar ayakta kalmaz.
Ve bir gün…
O sokaklar yine aynı sokaklar olacak.
Aynı duvarlar, aynı kaldırımlar, aynı köşe başları…
Ama bir şey eksik olacak.
Onun karanlığı.
Çünkü karanlık, kendine ev bulamadığında yok olur.
Ve toplum, kendi yaralarını sarmaya başladığında, o karanlığa artık yer kalmaz.
İşte o gün…
Gerçek temizlik başlar.
Sadece sokaklar değil, zihinler de arınır.
Sadece suç değil, onu besleyen sessizlik de yok olur.
Ve torbacının adı…
Bir daha geri dönmemek üzere silinir.
Ama geriye bir ders kalır:
İnsan, neyi beslerse onunla yaşar.
Ve neyi büyütürse, eninde sonunda onunla yüzleşir.
Bu yüzden…
Ya karanlığı büyüteceksin,
Ya da onu durduracak cesareti.
Ortası yoktur.
Ve işte tam burada, hikâye yalnızca torbacının değil…
ona karşı duracak olanların hikâyesine dönüşür.
Çünkü karanlık, tek başına bir güç değildir.
O, ancak karşısında duran irade zayıfsa büyür.
Ve bir toplum, neye göz yumarsa onunla sınanır.
Bugün sokakta gördüğün o çürüme, yarının kaderi olmak zorunda değil.
Ama kader, kendiliğinden değişmez.
Onu değiştiren, susmamayı seçenlerdir.
Bir genç, kendi iradesini koruduğunda…
Bir aile, evladını karanlıktan çekip aldığında…
Bir mahalle, korkuya rağmen ses çıkardığında…
İşte o an torbacının hükmü kırılır.
Çünkü onun gücü gerçek değildir.
O güç, başkalarının zayıflığından doğan bir yanılsamadır.
Ve her yanılsama gibi…
hakikatle karşılaştığında dağılır.
Unutma:
Bir toplumun çöküşü, suçlularla değil;
onlara alan açan sessizlikle başlar.
Ama aynı toplumun dirilişi de yine kendi içinden doğar.
İnsan, karanlığı tanıdığında değil;
ona boyun eğmediğinde güçlenir.
İşte bu yüzden mesele sadece torbacıyı lanetlemek değildir.
Mesele, onun temsil ettiği çürümeye karşı bir duruş inşa etmektir.
Her birey kendi sınırını çizdiğinde,
herkes kendi vicdanını diri tuttuğunda,
herkes “ben buradayım” dediğinde…
Karanlık barınacak yer bulamaz.
Ve o zaman…
Sokaklar sadece beton ve asfalt olmaktan çıkar.
Bir güven duygusuna, bir huzur hâline, bir yaşama alanına dönüşür.
Çünkü asıl temizlik, dışarıda değil içeride başlar.
Ve insan, kendini temizlediğinde…
dünyayı da değiştirmeye başlar.
Son söz şudur:
Torbacı bir sonuçtur.
Ama sonuçlar değiştirilebilir.
Yeter ki insanlar, korkunun değil hakikatin tarafında durmayı seçsin.
O zaman…
Karanlık ne kadar derin olursa olsun,
bir kıvılcım yeter.
Ve o kıvılcım…
bütün geceyi yakmaya başlar.
Semih Aslanlar