Reis…
Neyin reisi?
Çökmüş dişlerin mi?
Korkudan sürekli arkasına bakan gözlerin mi?
Polis sireni duyunca titreyen dizlerin mi?
Yoksa ilk sorguda arkadaşını satan dilin mi?
Sizin reisliğiniz, farelerin çöplükte birbirine üstünlük kurması kadar anlamlıdır. Çöplüğün en tepesine çıksanız ne olur? Sonuçta hükmettiğiniz yer yine çöplüktür.
Bir de sadakatten söz edersiniz.
Siz sadakat kelimesini ağzınıza aldığınızda kelime kirlenir.
Dün “kardeşim” dediğinizi bugün dosyada anlatırsınız. Dün aynı masada yemek yediğinizi bugün suçun sahibi ilan edersiniz. Dün uğruna ölürüm dediğiniz kişiyi, cezanızdan birkaç yıl eksilsin diye üç cümlede satarsınız.
Çünkü sizde kardeşlik yoktur.
Sizde aynı suçu işleyen korkakların geçici birlikteliği vardır.
İlk baskında dağılır, ilk ifadede çözülür, ilk menfaat çatışmasında birbirinizi boğazlamadan önce karakterinizi ele verirsiniz.
Sizin dünyanızda herkes birbirine “abi” der ama kimse kimsenin arkasını dönmesine güvenmez.
Ne muazzam bir imparatorluk!
Tahtı plastik sandalye, sarayı rutubetli bodrum, hazinesi bozuk para, ordusu bağımlı çocuklar, marşı telefon titreşimi…
Sonra kalkıp kendinizi yeraltı dünyasının aktörü sanırsınız.
Siz aktör değilsiniz; suç sahnesinde iki dakika görünüp dosya kabarınca unutulan figüransınız. İsminiz büyük harflerle yazılmaz. Kod adı diye kullandığınız saçma lakaplar, birkaç tutanağın arasında silinir gider.
Öldüğünüzde ya da hapse girdiğinizde sistem durmaz.
Sizin yerinize başka bir zavallı gelir.
Çünkü siz vazgeçilmez değilsiniz.
Siz yalnızca suç düzeninin tek kullanımlık aparatlarındansınız.
Üstünüzdeki adam sizi korumaz.
Yanınızdaki adam sizi sevmez.
Altınızdaki çocuk size saygı duymaz.
Herkes sizden faydalanır, siz de herkesi kullandığınızı sanırsınız.
Asıl hiciv de burada başlar:
Başkalarının bağımlılığını sömürürken kendi efendilerinize bağımlı olduğunuzu anlayamazsınız. Telefon gelmeden hareket edemez, talimat almadan karar veremez, borcunuzu kapatmadan uyuyamaz, yakalanma korkusu olmadan sokağa çıkamazsınız.
Özgür olduğunuzu sanırsınız ama hayatınızın her saniyesi birilerinin elindedir.
Siz zehir satmazsınız yalnızca.
Kendi ömrünüzü de azar azar satarsınız.
Her paketle biraz daha insanlıktan çıkarsınız.
Her para alışınızda biraz daha küçülürsünüz.
Her gencin hayatını kararttığınızda kendi mezarınıza bir kürek daha toprak atarsınız.
Fakat bunu anlayacak vicdan sizde olmadığı için, para sayarken kazandığınızı sanırsınız.
Kazandığınız nedir?
Uykusuzluk.
Paranoya.
İhanet.
Korku.
Utanç.
Sicil.
Beddua.
Bir annenin kapısına düşen acıdan ev almakla övünürsünüz. Bir babanın gözyaşıyla araba alır, bir çocuğun geleceğiyle telefon değiştirirsiniz. Sonra o eşyaların size itibar kazandırdığını sanırsınız.
Hayır.
O arabanın koltuğunda mağdur ettiğiniz insanların ahı oturur.
O saatin her saniyesinde çaldığınız ömürler işler.
O evin duvarlarında yıktığınız ailelerin sesi dolaşır.
Siz zenginleşmezsiniz.
Sadece suçunuzun dekorunu pahalılaştırırsınız.
Ve biliniz ki pahalı kıyafet, ucuz karakteri örtemez.
Kalın zincir, boyundaki utancı gizleyemez.
Silah, korkağı cesur yapmaz.
Kalabalık, değersizi önemli kılmaz.
Para, namussuzu onurlu hâle getirmez.
Siz aynaya baktığınızda kendinizi başarılı görüyorsanız, o ayna bile sizden utanıyordur.
Çünkü insanın düşebileceği en aşağı yer fakirlik değildir.
Hapishane de değildir.
Yalnızlık da değildir.
İnsanın düşebileceği en aşağı yer, başkasının felaketinden geçinip bunu başarı sanacak kadar vicdansızlaşmaktır.
Siz oradasınız.
En dipte.
Ama dibi bile kirletecek kadar aşağıda.
Bir gün bütün o yapay heybetiniz çökecek. Telefonlarınız susacak. Etrafınızdaki asalaklar kaybolacak. “Abi” diyenlerin hiçbiri yüzünüze bakmayacak. Mahallede korkuyla verilen selamlar kesilecek. Geriye yalnızca gerçek kimliğiniz kalacak.
Ne reis…
Ne kabadayı…
Ne tüccar…
Ne sokak büyüğü…
Sadece başkalarının hayatını çürüterek kendine birkaç günlük sahte bir iktidar satın almış, ardan nasipsiz, namustan habersiz, şereften mahrum, haysiyetini birkaç paket uğruna satmış sıradan bir suç artığı.
Size beddua etmeye bile gerek yok.
Çünkü sizin en büyük cezanız, her sabah kendiniz olarak uyanmaktır.

Semih Aslanlar