Bir toplumun en büyük zenginliği ne parasıdır, ne de teknolojisi.

Bir toplumun asıl zenginliği; insanların birbirine olan sabrı, saygısı ve tahammülüdür. Bize büyüklerimiz hep böyle öğrettiler.

Bugün Sakarya’nın sokaklarında yürürken insanların yüzüne dikkat edin. Çark caddesinde, Serdivan’da, Sapanca’nın o eşsiz doğasında bile. Gidin ülkemin her köşesine bakın.

Kimsenin yüzü gülmüyor, dünya üzerindeki savaşların ardında ki en büyük savaş insanın kendi içerisinde verdiği.

Oysa bizim ülkemiz bir ülke olmanın dışında; bir kültürdür, bir aidiyettir. Sakarya ise birbirine ‘selam’ veren insanların şehridir.

Ama şimdi…

En küçük bir meselede öfke patlamaları, trafikte tahammülsüzlük, sosyal medyada linç kültürü. Artık insanlar düşünmeden konuşuyor, dinlemeden yargılıyor, anlamadan hüküm veriyor.

Peki ne oldu bize?

Biz, bir zamanlar mahalle aralarında çocuk seslerinin yankılandığı, komşunun derdiyle dertlenen, kapısını çalmadan içeri girilen bir toplumduk.

Adapazarı’nda bir kahvehaneye girildiğinde herkes birbirini tanırdı. Sapanca gölü kenarında edilen sohbetler sadece çay değil, dostluk demlerdi.

Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor.

Bu sadece ekonomik mesele değil. Bu, çok derin bir kırılmanın sonucu.

Ruhsal bir yorgunluk yaşıyoruz. Ve en tehlikelisi; bunu fark etmiyoruz.

Tahammül seviyesi düştükçe merhamet azalır. Merhamet azaldıkça adalet duygusu zedelenir. Adalet zedelendiğinde ise toplumun huzuru sessizce yok olur.

Bugün yaşadığımız tam olarak budur.

Kültür dediğimiz şey; sadece geçmişten gelen ve geçmişin izlerini taşıyan gelenekler değil, aynı zamanda birbirimize nasıl davrandığımızdır. Ve ne yazık ki bu kültür, gözümüzün önünde eriyor.

Saygı yerini kabalığa, anlayış yerini bencilliğe, sabır ise yerini tahammülsüzlüğe bırakıyor.

Birbirini dinlemeyen, anlamaya çalışmayan, sadece konuşan ama aslında hiç iletişim kuramayan bir topluma dönüşüyoruz.

Oysa çözüm çok uzaklarda değil.

Belki bir sabah Sapanca’da göle bakarken, belki Serdivan’ın kalabalığında yürürken, belki de Adapazarı’nda bir esnafın selamıyla hatırlayacağız…

Biraz durmayı, biraz anlamayı ve biraz daha sağduyulu olmayı.

Belki de en önemlisi; insan olmayı.. Neyin savaşı bu? Mesele bugün değil. Mesele, yarın nasıl bir Sakarya’da uyanacağımızdır.

Çocuklarımızın hangi sokaklarda oynayacağı, hangi yüzlere bakarak büyüyeceği, hangi sözleri duyarak karakterlerini şekillendireceği meselesidir bu.

Eğer bugün birbirimize tahammül edemezsek, yarın onların birbirine merhamet göstermesini nasıl bekleyeceğiz?

Eğer biz saygıyı unutur, öfkeyi normalleştirirsek, yarın sevgiyi kim öğretecek bu çocuklara?

Unutmayalım…

Bir şehir bir günde değişmez. Ama bir bakış, bir söz, bir davranış çok şeyi değiştirir.

Belki yeniden başlamanın ilk adımı, kendimize şu soruyu sormaktır;

‘Ben bu şehrin huzuruna ne katıyorum?’

Ve belki bir kişi, hiç farkında olmadan bir zinciri kıracak. İşte o zaman; kaybettiğimiz huzur, önce Sakarya’da, sonra memleketimin dört bir yanında yeniden yolunu bulacak.

Ve biz… birbirimize yeniden insan olmayı hatırlatacağız.