Gecenin en suskun yerinden konuşuyorum şimdi.
Adını taşıyan gölgelerin arasından, kendi içime açılan o taş merdivenlerden ağır ağır inerek. Çünkü bazı insanlar yaşamaz yalnızca; bazı insanlar kendi ruhlarının mahzeninde hüküm sürer. Ve o mahzende ne bir güneş tam doğar, ne de karanlık bütünüyle çekilir. İnsan dediğin şey, biraz nurdan, biraz külden, biraz da kendi sakladığı cehennemden ibarettir.
Ben dünyayı artık yalnız görünen yüzüyle okumuyorum.
Ben, eşyanın arkasındaki titremeyi dinliyorum. Bir duvarın sessizliğinde hangi yıkımın saklandığını, bir tebessümün kıyısında hangi ihanetin pusuya yattığını, bir insanın “iyiyim” derken içinde kaç mezar taşı taşıdığını sezebiliyorum. Çünkü hayat, görünenlerin toplamı değil; gizlenenlerin yankısıdır.
Ey zamanın içinden yürüyen yolcu,
bil ki bu çağ, ruhu olanlar için kurulmuş bir çağ değildir. Bu çağ, gürültüyü hakikat sananların, yüzeyi derinlik diye pazarlayanların, vicdanı zayıflık, merhameti yenilgi sayanların çağıdır. İnsanlık büyük bir çöküşü alkışlayarak yaşamaya alıştı. Herkes ayakta, ama kimsenin içinde omurga kalmamış. Herkes konuşuyor, ama kelimelerin içinde mana çoktan boğulmuş.
Ben bazen kendi kalbime bakıyorum;
orada bir harabe görüyorum.
Ama o harabenin içinde hâlâ sönmeyen bir kandil de var.
İşte insanı insan yapan budur:
tamamen yıkılmışken bile içinde bir kutsal kıvılcımı taşıyabilmek.
Çünkü hakikat, konforun sarayında değil; kaybın, yaranın, yalnızlığın ve iç hesaplaşmanın karanlık odalarında doğar.
Bana sorarsan, insanın en büyük savaşı dışarıda değildir.
Ne düşmanladır, ne yoksullukla, ne de zamanla.
İnsanın en büyük savaşı, kendi içindeki çürümeye karşı verdiği savaştır.
Kendini kandırmamak…
Kendi nefsinin putlarını tek tek devirmek…
Alkış uğruna ruhunu satmamak…
İşte bütün mesele budur.
Ve ben şunu öğrendim:
Bazı kayıplar ceza değildir, arınmadır.
Bazı yalnızlıklar terk edilmek değildir, seçilmektir.
Bazı acılar yaralamaz; mühürler.
İnsan her kırılışta biraz daha eksilmez. Bazen tam tersine, her kırılışta kendi özüne biraz daha yaklaşır. Çünkü çatlamayan taşın içindeki suret asla ortaya çıkmaz.
Ey gecenin çocuğu,
eğer bir gün dünya sana dar gelirse, bunu zayıflık sanma.
Belki de ruhun, bu çağın kabına sığmayacak kadar eski ve derindir.
Belki de sen, sıradan bir hayat sürmek için değil; kendi içindeki mahkemeyi kurup hakikatin önünde diz çökmek için yaratıldın.
Unutma:
Bazı insanlar ekmek peşinde yaşar,
bazıları isim peşinde,
bazıları şehvet, güç ve gösteriş peşinde…
Ama çok az insan mana peşinde yürür.
İşte o yürüyüş, insanı kalabalıklardan ayırır.
Ve o ayrılık, önce lanet gibi gelir; sonra kaderin en asil hediyesine dönüşür.
Benim kalemim gülden değil, külden beslenir.
Ben cümleleri ferahlık olsun diye değil, içimdeki hakikatin ağır yükünü taşısın diye kurarım. Çünkü bazı sözler okşamak için değil; uyandırmak içindir. Bazı metinler huzur vermez, aynalık eder. Ve herkes aynaya bakamaz. Hele ki kendi yüzünün arkasındaki yüzü görecek cesareti yoksa.
Öyleyse yaz bunu zihninin en karanlık duvarına:
İnsan, kendi içindeki karanlığı tanımadan aydınlığa layık olamaz.
Ve kendi ruhunda mahkeme kurmayan, bir ömür başkalarının yargısında sürünür.
Ben buradayım.
Küllerimle, suskunluğumla, gördüklerimle, sustuklarım ve söylemek zorunda kaldıklarımla…
Bir çağın çürümesine şahit olmuş biri gibi değil yalnızca;
o çürümeye rağmen içindeki özü korumaya yemin etmiş biri gibi.
Çünkü bazı adamlar yaşamak için nefes almaz.
Bazı adamlar, hakikatin yükünü omuzlamak için doğar.
Semih Aslanlar