OSMANLI İmparatorluğu güç ve yüzölçümü olarak dünya tarihinde hüküm süren en büyük imparatorluklardan biridir... Lâkin bu büyüklüğü oranında insanlık tarihine ışık tutacak çok sayıda bilim adamı, mucit, düşünür ve filozof yetiştiremedi...

Bunun elbette ki birçok sebebi vardı... İmparatorluğun ilk 3 asırlık zaman dilimi; dini anlayışta, kültürde, devlet yönetiminde nerede ise Selçuklu’nun kopyası gibiydi.

Üç kıtada da toprağı olan 15 milyon kilometre karelik devasa bir imparatorluğa dönüşme yolunda özellikle ilim kapısını ihmal edip, daha çok güç devşirme alanında ilerleme kaydetti...

Osmanlı, güçlü ordusuyla yeni yeni ülkeleri topraklarına dâhil ederken, kazandığı ganimet, cariye ve gayrimüslim halk ile daha çok şuursuz bir milletler topluluğu haline geldi; büyüklüğün içini dolduramadı.

Adem-i Merkeziyetçilik ön plandaydı, Osmanlı Sancağı altında toplanan bütün bu milletlerin örfü, adeti, her türlü teşkilatı ve alışkanlıkları da zamanla Selçuklu’dan beri devam eden devlet anlayışını bitirmeye başladı...

Aslında her şey, Yusuf Has Hacip’in “Saadet Veren Eser” ya da “Kutsal Bilgi” anlamına gelen Kutadgu Bilig eserinde Bilge Kaan’ın “Ey oğul...” diye başlayan ve devleti yönetenlere seslendiği o anlayıştan kopuşla başladı.

Zira o yıllarda her Müslüman’ın evinde birinci kitap Kur’an-ı Kerim, ikinci kitap ise Kutadgu Bilik’ti diyebiliriz...

ZABT, GANİMET, DEVŞİRME

Zamanla devasa İmparatorluk bünyesinde öyle bir yapı oluştu ki, daha çok devşirme yoluyla yükselen paşalar, (Pargalı İbrahim Paşa, Kuyucu Murat Paşa, Rüstem Paşa bunlardan sadece birkaçı) Osmanlı yönetiminde büyük nüfuza sahip olmaya başladı.

Kurucu Osman Bey’den bu yana 1920 yılına kadar toplamda 218 sadrazam görev yapmış. Alaüddin isimli ilk sadrazamla başlayan listenin son ismi Abaza kökenli Salih Hulusi Paşa...

Bu sadrazamların 101’i Türk kökenli, geri kalan 117’si ise farklı etnik kökenden geliyordu. Bunların 32 Arnavut, 12 Boşnak, 11 Gürcü, 9 Abaza, 8 devşirme, 6 Rum, 4 Çerkez, 4 Hırvat, 2 Arap, 2 Ermeni, 2 İtalyan, 2 Slav, 2 dönme, 1 Rus, 1Bulgar, 1 Sırp ve 1 Çeçen olduğu bilinir. Geri kalan 17 sadrazamın kökeni ise bilinmemektedir.

Görüldüğü gibi devşirme çok, ganimet çok ve zapt edilen topraklarla 3 kıtada ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde 14 milyon, 983 bin kilometre kareye, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık 19 katına yakın bir büyüklüğe sahip imparatorluk... Fakat ne yazık ki, ilime, eğitime ve düzenli şehir hayatına kapıları kapalı bir imparatorluk... Demek ki, bir çağı kapatıp yeni bir çağ açmakla yetmiyor; onu ilim ve sanayi ile de buluşturacaksın...

Ve son 2.5 asırda, olağanüstü toprak kayıpları, yabancılara verilen kapitülasyonlar, Osmanlı’yı kemiren ve artık işlevini yapamaz hale gelen tekkeler, zaviyeler, tarikatlar, dini yapılanmalar...

OSMANLI’NIN KÜLLERİNDEN

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ise Osmanlı’da es geçilen bilime çok büyük önem veriyordu. Yurdun her bir köşesinde büyük eğitim ve kalkınma hamleleri başlatıldı... Dünya tarihine 57 yıllık ömründe en çok kitap okuyan (4 bin civarında olduğu söyleniyor) bir lider olarak geçen Gazi Mustafa Kemal, etrafındaki diktatörlüklere, derebeyliklere rağmen, asırları aşan dünya görüşü ile kadim Türk Milleti’ne insanca yaşamayı, seçme ve seçilme hakkını ve dolayısıyla Cumhuriyeti yakıştırıyordu.

Doğrusu bilimin rehberliğinde kısa zamanda büyük yol alındı...

Her yaştan, her kültürden ve etnik kökenden oluşan insanların büyük bedeller ödeyerek kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, aslında tam bir aydınlanma çağını vaat ediyordu...

DEĞERLERİNE DÜŞMAN!

Fakat Türkiye’nin, özellikle son yarım asırdaki kültür erozyonu, Cumhuriyet çınarının dallarını, yapraklarını ve köklerini zedeler bir duruma geldi ne yazık ki. İşte ülkemizdeki eğitim kurumlarına ve bu kurumları hangi emel ve takıntılarla yönetmeye çalışan zihniyete baktığınızda bu gafletin farkına varıyorsunuz.

Artık eğitim kurumlarında öğretmenler dövülüyor; dövülmek ne kelime, katlediliyor... Öğrenciler birbirini bıçaklıyor. Yasaklı madde yaşının ortaokullar seviyesine indiği günümüzde, müfredatımız, insanları üstün niteliklerle donatmak yerine, tamamen sınıf geçme ve ezbercilik basamağı haline geldi.

İçi boş, tamamen kazanmaya odaklı bir nesil... Tıpkı Osmanlı’nın gerileme ve çökme dönemindeki son yıllarının bir başka versiyonu gibi.

Tarikatların okullarda yuvalandığı, genç dimağların, uydurulmuş dini telkinlerle başka mecralara yönlendirildiği, azmin köreldiği, beyinlerin uyuşturulduğu ve kurucularına düşman edildiği bir nesil düşünün...

Camilerde, mabetlerde günün 24 saatinde gerçek Müslümanlık değil de politik sapmaların yaşandığı, çalanın, çırpanın, aşıranın, öldürenin, haram yiyenin ve uyanıklığın mubah sayıldığı bir Devlet ve Millet anlayışı...

Ve bütün bu olumsuz tabloları değiştirmek, Cumhuriyete yaraşır ilimde ve fende muasır medeniyetlerle yarış edebilecek düzeyde gençler yetiştirme hedefi yerine; bula bula karnelerden Atatürk resmini, İstiklal Marşı’nı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni çıkaran “sığ” bir Yusuf Tekin anlayışı...

Osmanlı’nın, Bilge Kaan’ın nasihatlerini unutması gibi, Cumhuriyeti ve değerlerini ıskalamak... İleriye değil, her defasında Osmanlı’nın o kaos ve gerileme yıllarına özenen bir eğitim anlayışı...

Adalet can çekişiyor... Eşitlik ilkesi unutulmuş... Liyakat sistemi çoktan çöp olmuş, hukuk güçlüden yana, Tüm değerlerinden şaşmış bir devlet yönetimi... Gelinen nokta maalesef bu...

Yani; “Geriye dön... Marş, marş!”

İyi uykular aziz Türk Milleti...

İyi tatiller çocuklar...

*********************

ANLAMLI SÖZ

Bizi ilgilendiren konu, yalnız barışı kurmanın ve korumanın teknik çareleri değil, aynı zamanda kafaları eğitmenin, aydınlatmanın yoludur...”

ALBERT EİNSTEİN