Namus, sadece kişilere has bir kavram değildir...

Ticaretin, sanayinin, siyasetin, yöneticiliğin ve aklınıza gelebilecek her türlü mesleğin bir namusu vardır.

Nitekim pek çok mesleğe ilk adımını atanlar veya görevlendirilenler sadece kendi namusları üzerine değil, o mesleğin namusu ve onuruna dair de yemin ederler.

Aksine davrananlar, sadece kendi namuslarına değil, o mesleğin de namusuna leke sürerler.

Mevzumuz gazetecilik namusu…

Gazeteci kılıklı birilerinin, güç ve iktidar ile sınavı…

SON AKP grup toplantısında, bakan ve milletvekillerinin basına demeç vermelerine, hatta basın mensuplarınca sorulan sorulara bile kayıtsız kalmalarına dair, en tepeden bir emir verildi.

Toplantı düzeni falan gibi gerekçelerle savunulduysa da durum öyle değil.

Maksat, basın açıklaması veya mülakatların, iktidar için ‘güvenli’ hale getirilmesi, kazasız belasız atlatılması için uygulanan bir tedbir.

Haklılar da bir takım hain(!) basın öyle sorular soruyorlar ki, bakanlar ve milletvekilleri o panikle hem kendilerini rezil ediyor hem de kutsal iktidara zarar veriyorlar.

Dolayısıyla tedbir almak, gazeteciliği iktidarlarının yanında konumlandırmaya çalışan, hatta iktidarlarının uzantısı olarak görenler ile sözde basın kuruluşu ve basın mensuplarının ortaklaşa oynadıkları bir senaryoyu sahnelemek lazım.

Yurt dışı seyahatlerine götürülen basın mensuplarının, uçakta oynadıkları tiyatro gibi mesela…

Tabi bunun için özel olarak seçilmiş, halk adına ve gerçeklerin sözcülüğünü yapan gazetecilerden değil, iktidar ve güç yalakası ve onların borazanlarından seçmek lazım ki maazallah abuk subuk bir soru sorup düzeni bozmasınlar.

Soru önemlidir…

Soru sormak, gazetecilik mesleğinin varlık nedenlerinden biridir.

Dolayısıyla, soru sormayı değersiz hale getirip, soru sordurmaktan ve sorulara cevaplar vermekten ziyade, hazretlerin cevaplarının sorulaştırılmasını sağlamak yani gazetecileri ancak cevapları sorulayan meslek erbapları haline getirmek gerekir.

Bunun örneklerini çok yaşıyoruz.

Son örnek, Kazakistan dönüşü Erdoğan’ın uçağında bir “gazeteci” kılıklının sorduğu soru;

“Muhalefet, gurbetçilerle ilgili çirkin bir dil kullanıyor. Bazen sokakta onların morallerini bozacak, Türkiye'ye geldiklerine pişman edecek pozisyona sokuyor onları. Bu konu hakkındaki değerlendirmelerinizi rica ediyorum."

Ülkenin gündeminde en tepedekilere sorulması gereken onlarca soru varken, bu mu sorulmalı?

Kaldı ki, şimdi bu soru mu?

Dahası İletişim Başkanlığı tarafından sözde gazetecilerin eline tutuşturulup, bir nevi tiyatro oynanmadığı ne malum?

Çok sinirliyim, iyisi mi ben geçmişte sorulan örnek sorulardan birkaç tanesini sıralayıp, yorumu sizlere bırakayım;

MİT ve TSK, gerçekleştirdikleri operasyonlarla çok sayıda terör örgütü mensubunu etkisiz hale getiriyor. Küresel düzeyde faaliyet gösteren terör örgütlerine yönelik geniş coğrafyada sürdürülen söz konusu başarılı operasyonlara ilişkin değerlendirmeniz olur mu?”

“İki hafta önce Kılıçdaroğlu elektrik faturasını ödemeyeceğini söyledi. CHP zihniyeti zaten bu ülkeye verdiği zararın faturasını ödememişti. Fatura ödememe alışkanlığı buradan mı geliyor? Böyle bir muhalefetten elektrik alabiliyor musunuz”

“Altı muhalefet partisi bir süredir görüşmeler yapıyorlar ve 28 Şubat’ta da kendi ifadeleriyle güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş için hazırladıkları mutabakatı kamuoyuna duyuracaklar. Bu 28 Şubat tarihine bir tepki oluşmuştu ama onlar bunu dikkate almıyorlar. Hatta CHP lideri, kendisinin de bir 28 Şubat mağduru olduğunu, Batı Çalışma Grubu tarafından fişlendiğini ifade etti. Toplantıyı da Bilkent Otel’de yapıyorlar. Sembolik olarak onun da şöyle bir önemi var. Sizin 2001’de partinin kuruluşunu açıkladığınız yer. Bu benzerlikler size hayatın olağan akışında, olağan şeyler gibi mi geliyor? Nasıl yorumlamak lazım?”

“Cumhuriyet tarihinde ezber bozan bir söylem ortaya koyuyorsunuz. Bu noktada bir gazeteci olarak arz etmek isterim, halkta güven noktasında bir sorun yok fakat daha fazla bilgi ihtiyacı olduğunu söylüyorlar, anlamaya çalıştıklarını söylüyorlar. Bu noktada bu ekonomik argümanı bir model şeklinde aktaracak mısınız halka, yoksa eylem düzeyinde mi kalacak?”

Gerçekten de bunların hazır, ele tutuşturulmuş, sipariş ve önceden cevapları da belirlenmiş bir şekilde sorulmadığına inanıyor musunuz?