Kadim bir selamlaşmanın dokunuşunda hapsettim ömrümün selâsını.

Hece hece, harf harf…

Henüz bitmemiş bir cümlemin sonundaki noktalamamın aynalamasında;

kendime benzeyen bir suskunluğu mühürledim.

Çünkü bazı cümleler tamamlanmak için değil,

insanın içinde ömür boyu yankılanmak için doğar.

Bazı kelimeler ağızdan çıkınca eksilir;

bazı sessizlikler ise söylendikçe çoğalır.

Ben, kendi içimde yarım kalmış bir kitabın

en karanlık sayfasına düşmüş mürekkebim.

Ne tamamen yazıldım,

ne de tamamen silindim.

Yalnızca varlığımın kıyısında,

bir noktanın gölgesine sığınmış eski bir nida gibi bekledim.

Ve anladım ki;

insanın en büyük mezarı toprak değil,

söyleyemediği cümlelerin içinde kurduğu o karanlık mabettir.

Orada her harf bir kemik,

her susuş bir kefen,

her hatıra ise ruhun alnına sürülmüş soğuk bir küldür.

Orada zaman, duvara asılmış bir saat değil;

içimde paslanan bir hançerdi.

Her tik tak, göğsümün karanlık odalarında

unutulmuş bir duanın kemiğine vururdu.

Ben o duayı hiç tamamlayamadım.

Çünkü dilim, kaderin mühürlediği kapının önünde

eski bir anahtar gibi kırıldı.

Ne açabildim kendimi,

ne de tamamen kapatabildim.

Bir yarım selam kaldı avucumda;

ne gidenin ardından yetişebildi,

ne kalanın yüzüne değebildi.

Sanki bütün ömrüm,

iki dudak arasına sıkışmış

gecikmiş bir vedanın soğuk nefesiydi.

Ve ben,

henüz doğmamış bir cümlenin mezarında

kendi adımı bekledim.

Harfler üzerime toprak gibi döküldü,

noktalama işaretleri ruhumun etrafına

kara bir çit çekti.

O günden sonra anladım:

Bazı insanlar konuşmaz;

kendi içlerinde eski bir alfabenin yıkıntılarını taşır.

Bazı bakışlar cevap değildir;

çoktan yakılmış bir mektubun

dumanıyla yazılmış son şerhtir.

Ben de öyleydim işte.

Ne tam bir kelime,

ne tam bir suskunluk.

Yalnızca iki âlem arasında kalmış,

okunmayı bekleyen fakat okununca yok olacak

lanetli bir satır.

Ve yine de içimde,

ölmeyi reddeden bir harfin titrek soluğu vardı.

Sanki bütün karanlık cümlelerin dibinde,

gözden düşmüş bir yıldız gibi

son bir mana kırıntısı saklanıyordu.

Ben o kırıntıya eğildim;

fakat her eğilişimde alnım

kendi yazgımın taşına çarptı.

Çünkü insan bazen kendi kaderine bakarken

bir aynaya değil,

eski bir mezar taşına bakar.

Orada gördüğü yüz,

yaşayan bir yüz değildir artık;

yarım kalmış duaların,

gecikmiş vedaların,

söylenmeden çürümüş cümlelerin

külden yapılmış suretidir.

Ben o sureti tanıdım.

O, bendim.

Ama benden önce gömülmüş bendim.

Henüz doğmadan yorulmuş,

henüz konuşmadan susmuş,

henüz sevilmeden ayrılığın kefenine sarılmış

eski bir ben…

Ve her gece,

ruhumun iç avlusunda

o eski benle karşılaştım.

O bana hiçbir şey sormadı;

çünkü bazı soruların cevabı yoktur.

Bazı cevaplar ise insanın göğsüne

kara bir mühür gibi basılır

ve ömür boyu orada sessizce kanar.

Ben de sustum.

Sustum; çünkü kelimelerim

artık beni taşıyamayacak kadar yaşlanmıştı.

Sustum; çünkü her cümlemin sonunda

bir mezarlık kapısı açılıyordu.

Sustum; çünkü konuşsam,

içimdeki bütün ölüler uyanacak

ve bana kendi adımı geri verecekti.

Oysa ben adımı bile

bir zamanlar kaybetmiştim.

Bir rüzgâr aldı onu,

eski bir kitabın arasında unutulmuş

siyah bir yaprak gibi.

Kimse eğilip bakmadı.

Kimse “bu da bir insandı” demedi.

Yalnızca gece,

omzuma soğuk elini koydu

ve bana fısıldadı:

“Bazı ruhlar dünyaya yaşamak için değil,

suskunluğun ne kadar ağır olduğunu

ölmeden göstermek için gönderilir.”

İşte ben,

o ağırlığın altında eğilmiş

ama kırılmamış bir cümleyim.

Ne tamamlandım,

ne silindim.

Yalnızca karanlığın rahminde

kendi noktamı bekledim.

Ve o nokta hiç gelmedi.

Çünkü bazı kaderler,

cümlenin sonuna konan bir işaretle değil,

insanın içinde sonsuza kadar açık bırakılmış

kara bir parantezle yazılır.

Ben o parantezin içinde büyüdüm.

Dışarıdan bakıldığında bir insan gibiydim;

yürüdüm, konuştum, sustum, selam verdim.

Fakat içimde,

hiç kapanmamış bir kapının rüzgârı

bütün ömrümü üşütüyordu.

Ne zaman bir kelimeye tutunsam,

kelime elimde yaşlı bir kuş gibi titredi.

Ne zaman bir hatıraya yaslansam,

hatıra sırtımda mezar toprağına dönüştü.

Ne zaman kendime dönsem,

kendimi çoktan terk edilmiş

eski bir mabedin kırık sütunları arasında buldum.

Orada,

ruhumun duvarlarına kazınmış

isimsiz dualar vardı.

Hiçbir peygamberin okumadığı,

hiçbir meleğin taşımadığı,

hiçbir insanın anlamadığı

kara dualar…

Ben onları ezberlemedim;

onlar beni ezberledi.

Her gece göğsümün mahzeninden yükselip

dilimin ucunda kül rengine büründüler.

Fakat ben yine konuşamadım.

Çünkü konuşmak,

bazen insanın içindeki mezarları açmaktır.

Ve ben,

kendi içimde gömülü olan her şeyden

kendi canımdan korkar gibi korktum.

Bir vakit geldi;

anladım ki insan,

en çok da kendi içinde yarım bıraktığı şeye mahkûmdur.

Tamamlanmamış bir sevgi,

söylenmemiş bir af,

gecikmiş bir veda,

varlığın alnına sürülmüş

ebedî bir is gibi kalır.

Benim alnımda da o is vardı.

Kimse görmedi.

Çünkü bazı karanlıklar yüzde değil,

ruhun en derin aynasında belirir.

Bazı yaralar kanamaz;

yalnızca insanın bakışını ağırlaştırır.

Bazı ölümler tabuta girmez;

sesin içine yerleşir

ve her kelimenin ardında

sessizce bekler.

Ben de her kelimemin ardında

kendi küçük kıyametimi taşıdım.

Gülenler oldu;

ama gülüşleri bana ulaşmadan

içimdeki siyah duvara çarpıp dağıldı.

Seslenenler oldu;

ama sesleri,

ruhumun paslı kapılarından içeri giremeden

rüzgârda savruldu.

Çünkü ben artık bir insan olmaktan çok,

kendi içinde mühürlenmiş

eski bir metindim.

Okunmayı bekleyen,

fakat okundukça eksilen;

anlaşıldıkça yok olan;

dokunuldukça kanayan

lanetli bir metin…

Ve o metnin en son satırında

şu cümle yazıyordu:

“Beni tamamlamayın;

çünkü ben eksikliğimle varım.”

Semih Aslanlar