Bir devlet, yalnızca bayrağı dalgalandığı için devlet değildir.

Bir devlet, insanın gece kapısını kilitlediğinde yüreğine düşen korkuyu azaltabiliyorsa devlettir.

Bir devlet, mazlumun gözünde son sığınak, suçlunun zihninde ilk korku olabiliyorsa devlettir.

Fakat gün gelir, o kutsal denge bozulur.

İnsan, adalete değil tanıdığa; hukuka değil torpile; kolluğa değil kendi çaresizliğine güvenmeye başlar.

İşte asıl çöküş burada başlar.

Devlete olan güven, bir binanın sıvası değildir ki dökülünce yeniden boyansın.

O güven, milletin ruhunda duran görünmez bir sütundur.

Bir kere çatladı mı, sesini herkes duymaz; fakat altında yaşayan herkes o titremeyi hisseder.

Vatandaş, “Beni kim koruyacak?” diye sormaya başladığında, artık yalnızca bir güvenlik sorunu yoktur; orada devlet fikrinin kendisi yara almıştır.

Sakarya’da da halkın içinde büyüyen mesele budur.

İnsanlar artık yalnızca suçtan değil, suç karşısında oluşan sessizlikten korkmaktadır.

Sokaklarda dolaşan huzursuzluk, sadece birkaç olayın toplamı değildir; o, yıllardır biriken ihmallerin, eksik denetimlerin, yetersiz müdahalelerin ve halkın gözünde büyüyen sahipsizlik duygusunun tortusudur.

Sakarya Emniyeti, bugün yalnızca suçla değil, halkın zihninde oluşan güven kaybıyla da yüzleşmek zorundadır.

Çünkü bir emniyet teşkilatının asıl gücü yalnızca üniformasında, aracında, tabelasında değildir.

Asıl güç, halkın “Ben yalnız değilim” diyebilmesindedir.

Eğer vatandaş, şikâyet ettiğinde sonuç alamayacağını düşünüyorsa; sokakta gördüğü bozuk düzene karşı susmayı daha güvenli buluyorsa; hakkını aramanın kendisine yük olacağına inanıyorsa, orada emniyetin itibarı kağıt üzerinde kalmış demektir.

Bir şehirde güvenlik yalnızca operasyon haberleriyle sağlanmaz.

Bir şehirde güvenlik, annenin çocuğunu sokağa gönderirken içinin rahat olmasıyla ölçülür.

Esnafın dükkânını açarken “Bugün başıma ne gelir?” diye düşünmemesiyle ölçülür.

Gençlerin, ailelerin, öğrencilerin, kadınların ve sıradan vatandaşın kamusal alanda kendini korunmuş hissetmesiyle ölçülür.

Sakarya Emniyeti’ne düşen görev, yalnızca olay olduktan sonra görünmek değil; olay olmadan önce varlığını hissettirmektir.

Halk, kolluk kuvvetini sadece siren sesiyle değil, adalet duygusuyla hatırlamalıdır.

Çünkü siren geçer, ışık söner, araç uzaklaşır; ama güven duygusu ya kalır ya da tamamen ölür.

Bugün en büyük tehlike, halkın devlete düşman olması değildir.

En büyük tehlike, halkın devletten umudunu kesmesidir.

Çünkü öfke hâlâ bir bağ taşır; insan öfkelendiği şeyden bir cevap bekler.

Ama umutsuzluk başkadır.

Umutsuzluk, vatandaşın içindeki son kapının kapanmasıdır.

Devlet, vatandaşın gözünde erişilmez bir duvar değil; adaletin diri eli olmalıdır.

Kolluk kuvvetleri, yalnızca gücün sembolü değil; vicdanın sahadaki temsilcisi olmalıdır.

Eğer bu temsil zayıflarsa, suç cesaret bulur; halk susar; şehir kararır.

Sakarya Emniyeti eleştirilmelidir, çünkü eleştirilmeyen kurum çürümeyi fark etmez.

Eleştirilmelidir, çünkü halkın güveni makamların konforundan daha değerlidir.

Eleştirilmelidir, çünkü bir şehirde adalet duygusu kayboluyorsa, herkes kaybediyor demektir.

Ve bugün mesele şudur:

Vatandaş devlete küsmemelidir.

Devlet de vatandaşın feryadını duymamazlıktan gelmemelidir.

Çünkü devlet dediğin şey, soğuk binalardan, resmi yazılardan, protokol cümlelerinden ibaret değildir.

Devlet, gece vakti korkan insanın yüreğine inen “Merak etme, buradayım” sesidir.

Eğer o ses duyulmazsa,

eğer o el uzanmazsa,

eğer o güven yeniden kurulmazsa,

şehirlerin üstüne yalnızca karanlık değil, sahipsizlik iner.

Ve sahipsizlik, bir milletin ruhunda açılan en derin yaradır.

Semih Aslanlar