29 Ekim 1967...
O sabah Adapazarı’nın üstünde, Ekim güneşinin altın rengi bir ışıltısı vardı. Hava serin, ama yürekler sıcaktı. Cumhuriyet’in 44. yılı kutlanıyordu. Şehrin kalbi, bugünkü Atatürk Bulvarı’nda atıyordu.

Caddeler bayraklarla süslenmişti. Her pencerede bir Türk bayrağı dalgalanıyor, çocuklar ellerinde küçük bayraklarla koşuşturuyordu. Kız öğrencilerin beyaz çorapları, erkek öğrencilerin ütülü pantolonları parlıyordu. Herkesin üstünde “Cumhuriyet’in çocuğu” olmanın onuru vardı.

Askerlerin geçişiyle meydanı bir sessizlik kapladı. Ardından marşlar yankılandı; “Dağ başını duman almış” melodisiyle birlikte kalabalığın sesi gökyüzüne karıştı. Tribünlerde oturanlar, protokoldeki isimler, balkondan izleyen yaşlılar… herkes aynı duyguda birleşmişti: Cumhuriyet, bu toprakların en büyük ortak paydasıydı.

Fotoğrafta gördüğümüz düzen, sadece bir törenin değil; bir dönemin disiplini, saygısı ve umuduydu. İnsanlar henüz televizyonla yeni tanışıyor, haberleri radyodan dinliyor, şehirde sinemaya gitmek bir bayram sayılıyordu. Ama o gün, Adapazarı tam anlamıyla büyük bir sahneydi.

Bugün o caddenin adı, o binaların bir kısmı değişti. Kimi yıkıldı, kimi yeniden yapıldı. Ama bu fotoğraftaki ruh hâlâ yaşıyor. Her 29 Ekim’de aynı heyecanla, aynı coşkuyla sokaklara dökülen insanlar var. Çünkü o günün çocukları bugün torunlarına anlatıyor:
“Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değil, bir yaşam biçimidir.”

Ve belki de en güzeli şu:
O yıllarda henüz doğmamış olan bizler bile, bu fotoğrafa baktığımızda o günü hissedebiliyoruz.
Çünkü bazı kareler yalnızca bir anı değil, bir kimlik taşır.
Bu fotoğraf, Adapazarı’nın kimliğidir.