Turizm, dışarıdan bakıldığında güzel fotoğrafların, dolu rezervasyonların ve hafta sonu yoğunluğunun görüldüğü bir sektördür. Oysa işin mutfağında yıllarını geçirenler bilir; turizm, görünenden çok daha ağır bir sorumluluktur.
Ben 2018 yılından bu yana aralıksız olarak turizm işletmeciliği yapıyorum. Otelcilikle başlayan meslek hayatım, pandemiyle birlikte dünyada değişen konaklama anlayışını doğru okuyarak müstakil konaklama sektörüne yöneldi. O günlerde henüz kimsenin cesaret edemediği yatırımları yaptık. Tesisler kurduk, markalar oluşturduk, onlarca kişiye istihdam sağladık. Bugün hâlâ faaliyet gösteren ve marka değerini koruyan işletmelerimizin olması, yılların emeğinin en somut karşılığıdır.
Ancak bugün, Sapanca turizmine baktığımda gurur duyduğum kadar endişe de duyuyorum.
Çünkü sektör büyüyor gibi görünse de aslında içeriden ciddi yaralar alıyor.
En büyük sorunlardan biri, kontrolsüz fiyat politikalarıdır.
Bugün bazı işletmeler, neredeyse maliyetinin altında fiyatlarla konaklama satıyor. Elektrik, doğalgaz, personel gideri, bakım maliyeti, vergi, sigorta ve onlarca kalem gider ortadayken; zararına yapılan satışların sürdürülebilir olduğunu düşünmek mümkün değildir.
Bu, rekabet değildir. Bu, sektörün kendi ayağına kurşun sıkmasıdır.
Bir işletme zararına satış yaptığında sadece kendisini batırmaz; komşu işletmeyi de aynı fiyatlara zorlar. Sonunda kazanan misafir de olmaz, işletmeci de olmaz. Kaybeden Sapanca’nın marka değeri olur.
Oysa turizmde ucuzluk hiçbir zaman kaliteyi temsil etmez.
Kalıcı başarı; hizmet kalitesiyle, güvenle ve misafir memnuniyetiyle kazanılır.
Bir diğer önemli mesele ise ruhsat ve mevzuat süreçlerinde yaşanan belirsizliklerdir. Yıllarca birikimini ortaya koymuş, kredi kullanmış, ailesinin geleceğini bu sektöre bağlamış yüzlerce işletmeci bugün yarın ne olacağını bilmeden yaşamaya çalışıyor.
Hiç kimse hukukun üstünde değildir. Hiç kimse kuralların dışında tutulmamalıdır. Fakat kuralların açık, öngörülebilir ve uygulanabilir olması da en az denetim kadar önemlidir.
Devletin görevi sadece denetlemek değil; yatırım yapan, istihdam sağlayan ve kurallara uyan işletmecinin önünü de açmaktır. Belirsizlik yatırımın düşmanıdır. Güven ise ekonominin temelidir.
Bütün bunların yanında asla unutulmaması gereken bir gerçek daha var.
Turizmde en büyük sermaye bina değildir. İnsan ilişkileridir. Bugün milyonlar harcayarak en lüks havuzu yapabilirsiniz.
En pahalı mobilyaları alabilirsiniz. En gösterişli mimariyi inşa edebilirsiniz.
Ama misafirinize tebessüm etmeyi bilmiyorsanız, sorununu dinlemiyorsanız, odanız temiz değilse, verdiğiniz sözü tutmuyorsanız; bütün o yatırımlar birkaç olumsuz yorum karşısında anlamını yitirir.
Konaklama sektöründe oda satılmaz.
Güven satılır. Huzur satılır. Hatıra satılır.
Misafir, evine döndüğünde odanın metrekaresini değil, kendisine nasıl hissettirildiğini anlatır.
İşte gerçek marka değeri tam da burada oluşur.
Bugün Sapanca artık yalnızca Sakarya’nın değil, Türkiye’nin en önemli turizm destinasyonlarından biridir.
Fakat bu başarı kendiliğinden oluşmadı.
Yıllarca risk alan yatırımcıların, gece gündüz çalışan personelin, fedakârlık yapan ailelerin ve emeğini ortaya koyan yüzlerce işletmecinin alın teriyle oluştu.
Şimdi bu değeri korumak zorundayız.
Birbirimizi tüketerek değil, birbirimizi güçlendirerek büyümeliyiz.
Fiyat kırarak değil, hizmet kalitesini yükselterek rekabet etmeliyiz.
Çünkü unutulmamalıdır ki kötü bir tatil deneyimi yaşayan misafir sadece bir işletmeyi değil, bütün Sapanca’yı kötü anlatır.
Memnun ayrılan misafir ise yalnızca bir tesisi değil, bütün şehri tavsiye eder.
Bugün hepimize düşen görev; günü kurtarmaya çalışmak değil, Sapanca’nın gelecek on yıllarını inşa etmektir.
Çünkü turizm; kısa vadeli kazançların değil, uzun yıllar boyunca biriktirilen güvenin mesleğidir.
Ve ben hâlâ inanıyorum ki…
Sapanca’nın en büyük zenginliği gölü değil, ormanı değil, bungalovları da değildir.
Sapanca’nın en büyük zenginliği, bu şehre inanan, emeğini ortaya koyan ve misafirini evine gelen misafir gibi ağırlayan vicdan sahibi insanlarıdır.
Bu insanları koruyabilirsek Sapanca kazanacaktır.
Koruyamazsak kaybeden yalnızca işletmeler değil; bir şehrin geleceği olacaktır.