İnsan bazen kilometrelerce yol gidiyor ama hiç değişmiyor. Bazen de yalnızca birkaç gün süren bir yolculuk, yıllardır inandığı bütün doğruları yeniden sorgulamasına yetiyor.

Çünkü seyahat etmek, aslında bir yer görmek değildir. Seyahat etmek; kendinden çıkabilmektir.

Bizler çoğu zaman doğduğumuz mahallenin, büyüdüğümüz şehrin, öğrendiğimiz doğruların dünyanın tek gerçeği olduğuna inanarak yaşıyoruz. Kendi kültürümüzü merkez kabul ediyor, kendi alışkanlıklarımızı normal, diğerlerini ise garip görüyoruz. Oysa dünya, bizim penceremizden ibaret değil.

Bir ülkeye gidiyorsunuz… Sokakları farklı kokuyor. İnsanlar farklı konuşuyor. Yemekleri farklı. İnançları farklı. Hayata bakışları farklı…

Ve fark ediyorsunuz ki onlar da en az sizin kadar mutlu olabiliyor.

İşte o an zihninizde yıllardır sessizce duran duvarlardan biri yıkılıyor.

Anlıyorsunuz ki herkes sizin gibi yaşamak zorunda değil. Sizin doğrularınız, dünyanın tek gerçeği değil.

Size tuhaf gelen bir gelenek, başka bir coğrafyada nesiller boyunca yaşatılan kutsal bir miras olabiliyor. Size anlamsız gelen bir davranış, başka bir insanın hayatını ayakta tutan en önemli değer olabiliyor.

İnsan, bilmediğinden korkuyor. Tanımadığını yargılıyor. Anlamadığını küçümsüyor. Oysa anlamaya başladığınız gün, yargılamayı bırakıyorsunuz.

Çünkü artık insanları kendi doğrularınızla değil; yaşadıkları hayatın şartlarıyla değerlendirmeye başlıyorsunuz.

Kimin hangi yükü taşıdığını bilmiyorsunuz.

Kimin hangi acıyla büyüdüğünü bilmiyorsunuz.

Kimin hangi savaşı sessizce verdiğini bilmiyorsunuz.

Belki de yıllardır kibirle eleştirdiğiniz insanlar, sizin yerinizde olsaydınız gösteremeyeceğiniz kadar büyük bir mücadele veriyordu. İşte yol, bunu öğretiyor insana. Empatiyi… Hoşgörüyü… Sessiz kalabilmeyi…

Ve en önemlisi; insan olmayı…

Pasaportuma vurulan her mühür, aslında zihnimdeki bir önyargıyı sildi. Her yeni ülke bana yeni bir manzara değil, yeni bir bakış açısı kazandırdı.

Her tanıştığım insan bana aynı gerçeği fısıldadı: İnsanlık; aynı dili konuşabilmek değil, birbirini anlamaya çalışabilmektir.

Bazen dünyanın en yoksul kasabasında öyle bir tebessüm görüyorsunuz ki milyon dolarlık şehirlerde bulamıyorsunuz.

Bazen hiçbir ortak kelimenizin olmadığı biriyle göz göze geliyor ve yıllardır tanıdığınız insanlardan daha güçlü bir bağ kurabiliyorsunuz.

Çünkü kalbin dili, dünyanın her yerinde aynıdır. Ve sonra insan kendi hayatına dönüp bakıyor… Yıllardır aynı sokaklarda dolaşıyoruz. Aynı kahvelerde oturuyoruz. Aynı cümleleri kuruyoruz. Aynı korkuların içinde yaşıyoruz.

Fakat yaşadığımızı zannederken aslında sadece gün tüketiyoruz.

Hayatın en büyük yanılgısı, önümüzde sonsuz zaman varmış gibi davranmamızdır.

“Henüz vaktim var.”

“Daha sonra giderim.”

“Bir gün mutlaka yaparım.”

En tehlikeli cümle budur: Bir gün…

Çünkü o “bir gün”, çoğu insanın hayatında hiç gelmiyor.

Bir bakıyorsunuz saçlarınıza aklar düşmüş. Bir bakıyorsunuz çocuklar büyümüş. Anne-babanız yaşlanmış. Dostlarınız eksilmiş. Ve siz hâlâ gerçekleştiremediğiniz hayallerinizin başında bekliyorsunuz.

İnsanın en ağır yükü başarısızlık değildir. En ağır yük, cesaret edememektir. Gidilemeyen yollar… Kurulamayan hayaller… Söylenemeyen cümleler…Sarılanamayan insanlar…

Ve ertelenen hayatlar…

Çünkü ömür dediğimiz şey, takvimde geçen yıllar değildir. Ömür; cesaret ettiğimiz anların toplamıdır.

Unutmayın…

Bu dünyaya ikinci kez gelmeyeceğiz.

Sadece bir hayatımız var.

Ve belki de gerçekten sadece bir şansımız…