Adapazarı’nın kalbine, yani meydanına bakınca geçmişin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Fotoğraf karesine sıkışmış o yıllar aslında sadece bir görüntü değil, bir dönemin ruhunu taşıyor.

1980’lerde Adapazarı’nın nabzı bu meydanda atardı. Şehir otobüslerinin kırmızı-beyaz gövdeleri, insanları köylerden, mahallelerden merkeze taşıyan adeta hayat damarlarıydı. Saat başı dolan otobüsler, işine koşan esnaftan çarşıya inen ev hanımlarına, okula yetişmeye çalışan öğrencilerden pazara giden köylülere kadar herkesin yol arkadaşıydı.

Meydandaki çınarların gölgesinde yaşlılar oturur, gençler buluşur, siyasetten futbola kadar her konu konuşulurdu. Çocuklar ellerinde misketleriyle, bazen de simitleriyle koştururken, meydanın ortasında yükselen anıt, geçmişle gelecek arasında sessiz bir köprü gibiydi.

O yıllarda dükkânların kepenk sesleri bile başkaydı. Kunduracıların, terzilerin, manifaturacıların önünden geçerken duyulan o yoğun emek kokusu şehrin ruhunu beslerdi. Fotoğraftaki mavi şemsiyeler altında satılan gazozlar, taze çekilmiş leblebiler ya da kitapçı tezgâhındaki dergiler, çocukluğumuzun en değerli hazineleriydi.

Bugün baktığımızda Adapazarı büyüdü, modernleşti, yepyeni yapılarla donatıldı. Ama bu fotoğraf bize şunu hatırlatıyor: Şehir sadece binalardan, asfaltlardan ibaret değil; insanların birbirine selam verdiği, aynı otobüse bindiği, aynı çınarın gölgesinde oturduğu anılarla büyüyen bir yuvadır.

Belki de bugünkü en büyük ihtiyaç, o günlerin samimiyetini ve meydandaki sıcaklığı yeniden yaşatabilmektir. Çünkü şehirler, aslında hafızalarıyla var olur.