İnsan bazen kendi içine öyle derin düşer ki, artık yukarı bakmak bile bir tür alay gibi gelir. Gökyüzü oradadır; mavi, geniş, sahte bir teselli gibi başının üstünde durur. Fakat ruhun mahzeninde güneş doğmaz. Orada yalnızca eski duaların küflenmiş yankısı, kırılmış sözlerin pası ve insanın kendi kendine fısıldadığı karanlık hakikatler vardır.

Ben artık dünyanın iyileşeceğine inananlardan değilim. Çünkü insan dediğin varlık, ışığı bile kendi gölgesine hizmet ettirmeyi başarmış bir mahlûktur. Bir eliyle merhametten söz ederken, diğer eliyle başkasının kalbine mezar kazabilir. Ahlaktan bahsederken gözleriyle ihanet eder. Sevgi derken sahiplenir, adalet derken intikamını süsler, hakikat derken kendi yalanını kutsar.

Ve bütün bunların ortasında, ruhum eski bir mabedin yıkılmış sütunları gibi ayakta durmaya çalışır.

Ezoterik öğretiler insana “kendini bil” der. Fakat insan kendini gerçekten bilseydi, belki de kendinden ilk kaçan yine kendisi olurdu. Çünkü insanın içinde yalnızca nur yoktur; katran da vardır. Yalnızca meleklerin nefesi değil, kadim bir uçurumun sessizliği de vardır. Her bilinç, kendi içinde küçük bir kıyamet taşır. Her kalp, sevdiği kadar lanetlenir. Her akıl, hakikate yaklaştıkça huzurdan uzaklaşır.

Ben bu yüzden bilginin insanı özgürleştirdiğine artık bütünüyle inanmıyorum. Bazı bilgiler zinciri kırmaz; zincirin hangi cehennem demirinden döküldüğünü gösterir. Bazı hakikatler perdeyi kaldırmaz; perdenin arkasında da başka bir karanlık olduğunu öğretir. İnsan aydınlandıkça hafiflemez her zaman; bazen daha ağırlaşır. Çünkü ışık, yalnızca yolu göstermez; yarayı da görünür kılar.

Benim içimde eski bir siyah güneş dönüyor.

Ne doğuyor ne batıyor.

Yalnızca yakıyor.

Zamanın aynasına baktığımda, yüzümden çok yorgunluğumu görüyorum. Sanki bu çağ bana ait değil; sanki ben, unutulmuş bir yeminle buraya düşmüş eski bir ruhum. Kalabalıkların içinde yürürken bile kendimi insanlığın kenarına bırakılmış bir dipnot gibi hissediyorum. Herkes bir yere yetişiyor; ben ise varoluşun kırık merdivenlerinden aşağı iniyorum.

Aşağıda ne var?

Belki de hakikat.

Belki de hiçlik.

Belki de insanın Tanrı’ya sormaktan korktuğu o tek soru:

“Bütün bu acı, hangi anlamın bedeli?”

Cevap yok.

Yalnızca içimde taş gibi büyüyen bir sessizlik var.

Melankoli, benim için yalnızca hüzün değildir. O, ruhun karanlık ilmi; kalbin simyasal çürümesidir. İnsan acıdıkça değişir, yandıkça arınır sanırlar. Hayır. Bazen insan yandıkça kül olmaz; kara bir maden gibi sertleşir. Bazen acı insanı yüceltmez; onu daha derin, daha suskun ve daha tehlikeli bir bilince dönüştürür.

Ben artık gülüşlerin arkasındaki boşluğu görüyorum. Kelimelerin içine saklanan korkuyu, dostlukların altındaki çıkarı, duaların arkasındaki pazarlığı, iyiliklerin gölgesindeki kibri seziyorum. Bu yüzden suskunluğum bir zayıflık değil; insanlığın gürültüsüne karşı tuttuğum siyah bir oruçtur.

Ve biliyorum:

Her insan kendi içinde bir tapınak taşır.

Ama çoğu, o tapınağın kapısını pazar yerine çevirir.

Benim mabedim ise harabe.

Fakat hâlâ kutsal.

Çünkü bazı yıkıntılar, saraylardan daha fazla hakikat saklar. Bazı kırılmış ruhlar, sağlam görünen kalabalıklardan daha derin bir sır taşır. Bazı insanlar yaşamaz; yalnızca çağının karanlığına tanıklık eder. Ben de belki onlardan biriyim. Kendi iç mahkemesinde hem sanık, hem yargıç, hem de cellat olanlardan.

Gecenin en koyu yerinde anladım ki, insanın en büyük yalnızlığı yanında kimsenin olmaması değildir. İnsanın en büyük yalnızlığı, gördüğü hakikati kimseye anlatamayacak kadar derinleşmesidir.

Çünkü derinlik, kalabalığa çevrilemez.

Karanlık, herkese tercüme edilemez.

Ve bazı ruhlar, dünyaya ait olmadığını fark ettiği gün gerçekten doğar.

Benim doğumum da belki budur:

Bir annenin rahminden değil,

bir çağın çürümesinden,

bir kalbin enkazından,

bir hakikatin zehrinden doğmak.

Artık içimdeki eski adamın mezar taşına dokunuyorum. Üzerinde ne bir tarih var ne de bir dua. Yalnızca şu yazıyor:

“Burada, insanlığa fazla inanan biri yatıyor.”

Ve ben o mezarın başında, kendi kendime eğiliyorum.

Ne yas tutuyorum,

ne affediyorum,

ne de umut ediyorum.

Yalnızca biliyorum.

Bilmek, bazen en karanlık lanettir.

Semih Aslanlar