Hepimiz hayatımızın bir döneminde bir kapının önünde bekledik.

Elimizde belgeler, içimizde umut… “Bu sefer olacak” dedik.

Ama olmadı.

Sonra bir başkası geldi. Belki bizden daha az hazırdı, belki daha az istemişti… ama kapı ona açıldı. Hem de hiç beklemeden. İşte o an insanın aklına şu soru düşüyor: Sorun gerçekten biz miyiz?

Bazı kapılar vardır… Üzerinde “herkese açık” yazar ama herkes giremez. Çünkü o kapılar anahtarla değil, başka şeylerle açılır.

Mesela bir isimle.

Mesela bir tanıdıkla.

Mesela bir telefonla.

Kimse açık açık söylemez ama herkes bilir: Bazı yerlere girmek için sadece çalışmak yetmez. Bazen bir “referans” gerekir. Ama o referans dediğimiz şey çoğu zaman bir tavsiye değildir, bir geçiş kartıdır.

Bir düşünün…

Aynı sınava giren iki kişi. Aynı puanı alan iki insan. Biri aylarca bekler, diğeri birkaç günde yerleşir. Bu fark nereden gelir? Kimse çıkıp “bu yüzden” demez. Ama herkes içinden bir sebep bulur. Zamanla bu durum normalleşir. İnsanlar artık “hak ettim mi?” diye sormaz, “tanıdık var mı?” diye sormaya başlar.

İşte en tehlikeli yer burasıdır.

Çünkü o noktadan sonra sistem değişmez, insanlar değişir. Kurallar değil, beklentiler dönüşür. Gençler hayal kurarken bile şu soruyu sorar: “Benim arkamda kim var?”

Ve belki de en acısı şu:

Bazı insanlar gerçekten hak ederek bir yere geldiğinde bile, arkasında birinin olduğu düşünülür. Yani sadece haksızlık büyümez, güven de kaybolur. Oysa bir toplumun en büyük gücü, adil olduğuna inanılan kapılardır. Eğer insanlar o kapıların eşit açılmadığını düşünürse içeri girenler değil, sistem tartışılır. Ama yine de kimse bunu yüksek sesle konuşmaz. Çünkü herkes bir gün o kapının önüne tekrar gelebileceğini bilir. Ve belki de bu yüzden bazı kapılar hep aynı insanlara açılır… Diğerleri ise sadece kapının önünde beklemeyi öğrenir.