Balkanlar…
Bir coğrafya ki haritalarda sınır çizgileriyle tanımlanır ama ruhu sınır tanımaz. Dağların, ovaların, denizlerin arasında kanla yoğrulmuş bir hamur gibi; milletlerin, dinlerin ve kültürlerin iç içe geçtiği, tarih boyunca barış ile savaş arasında salınan bir kader sahnesidir.
Adı bile serttir: Balkan. Türkçeden dünyaya yayılan bu kelime, “ormanlı dağ” demektir. Ne tesadüftür ki Balkanlar’ın yazgısı da orman gibi karışıktır; gölgeliklerinde nice sır, dallarında nice farklı kuş sesi barındırır.
Bu topraklarda Osmanlı’nın ayak izleri vardır; köprülerde, camilerde, türbelerde… Ama aynı zamanda Avusturya’nın, Macaristan’ın, Sırbistan’ın, Yunanistan’ın ve daha nicelerinin pençesi de vardır. Bir çocuk gibi paylaşılmış, bir yetim gibi itilip kakılmıştır Balkanlar. Herkesin göz diktiği, herkesin kendinden bir parça bulduğu bu topraklarda huzur, hep bir sonraki bahara ertelenmiştir.
Balkanlar, tarihin en kanlı sayfalarından bazılarını yazmıştır: 1389 Kosova Meydan Muharebesi, 1912-1913 Balkan Savaşları, 1990’larda Yugoslavya’nın kanlı dağılması… Hepsinde aynı senaryo tekrar eder: Kardeşin kardeşe düşmesi, komşunun komşuya kin tutması, “öteki” ilan edilenin sürgün edilmesi.
Ama Balkanlar sadece savaşın değil, kültürün de merkezidir. Müziğinde hüzünle coşku bir arada akar; bir an ağıt gibi yakar, bir an düğün havasına dönüşür. Yemeklerinde Doğu ile Batı aynı sofrada oturur; börek ile sarma, rakija ile kahve aynı damakta buluşur. Diller birbirinden kelime ödünç alır, şarkılar ortak söylenir, ama kalpler hep ayrı çarpar.
Balkanlar’ın ruhunu anlamak, insanın kendi iç çatışmasını anlaması gibidir. Çünkü Balkanlar, insanlığın mikrokozmosudur: kin ile sevginin, umut ile kederin, barış hayali ile savaş gerçekliğinin aynı anda yaşadığı bir diyardır.
Bugün Balkan halkları, Avrupa’nın gölgesinde kendi kimliklerini korumaya çalışırken, geçmişin hayaletleri hâlâ kulaklarına fısıldar: “Unutma, senin komşun bir gün düşmanın olabilir.”
Ama belki de Balkanlar’ın geleceği, tam da bu hayaletleri susturmakla mümkündür. Çünkü bu topraklar, acının en ağırını görmüş, yine de türkü söylemekten, dans etmekten, yaşama tutunmaktan vazgeçmemiştir.
Balkanlar; kanın da kaderin de toprağa sindiği, ama aynı zamanda insanın direncini ve kültürün ölümsüzlüğünü ispat eden coğrafyadır. Belki de bu yüzden Balkanlar, her zaman “dünya sahnesinin küçük ama en gürültülü köşesi” olmaya devam edecektir.
– Semih Aslanlar