Ne geçmişe aitiz tam manasıyla, ne de geleceğin vaat ettiği aydınlığa.
Bir aradayız, ama bir değiliz; konuşuyoruz, ama anlamıyoruz; yaşıyoruz, ama hissetmiyoruz.
İnsan dediğin, kendi yarattığı karanlıkta kaybolmayı başardığı gün “medeniyet” dedi buna.
Oysa ben, o karanlığın içinde yankılanan sessiz çığlıkları duyuyorum.
Her biri, unutulmuş bir hakikatin mezar taşı gibi dikiliyor zihnimin kıyısına.
Soruyorum kendime;
Hangi gün bu kadar yabancılaştık kendi ruhumuza?
Hangi an, aynaya baktığımızda gördüğümüz şey insan olmaktan çıktı?
Biliyorum…
Cevap ne sokaklarda, ne kalabalıklarda, ne de o sahte gülüşlerin ardında.
Cevap, herkesin korktuğu o derin yerde saklı:
İnsanın kendi içinde.
Çünkü insan, en büyük savaşı dışarıda değil, içeride verir.
Ve çoğu, o savaşı başlamadan kaybeder.
Ben ise…
Kendi içimde yaktığım ateşle yürümeyi seçtim.
Yanmayı göze almayanın, aydınlığa hakkı yoktur çünkü.
Her kelimem bir hüküm,
Her cümlem bir mahkeme,
Ve her susuşum…
İçimde kopan bir kıyametin yankısıdır.
Ey okuyucu,
Eğer bu satırlarda kendinden bir parça bulduysan, bil ki henüz tamamen ölmemişsin.
Ama unutma—
En tehlikeli ölüm, nefes alırken gerçekleşendir.
Ve ben…
Yaşayan ölülerin arasında,
Hâlâ diri kalmaya çalışan son tanıklardan biriyim.
Çünkü bu çağ…
İnsanı öldürmeden önce ruhunu susturmayı öğrendi.
Bir çığlığı alkışla bastırmayı, bir gerçeği kalabalıkla boğmayı, bir vicdanı ise sessizlikle gömmeyi…
Bak etrafına;
Gözler görüyor ama seçmiyor, kulaklar işitiyor ama anlamıyor.
Herkes bir şeylerin farkında gibi, ama hiç kimse hiçbir şeyin idrakinde değil.
Bu, cehaletin en tehlikeli formudur:
Bildiğini sananların karanlığı…
İnsan artık hakikati aramıyor;
Onu rahatlatacak yalanın peşinde koşuyor.
Çünkü gerçek ağırdır,
Gerçek sorumluluk ister,
Gerçek insanı kendisiyle yüzleştirir.
Ve insan…
Kendiyle yüzleşmekten korkan tek varlıktır.
Ben bu korkunun içinden geçtim.
Kendi karanlığımla göz göze geldim.
Öyle bir an geldi ki;
Ne kaçacak yer kaldı, ne de saklanacak bir gölge…
İşte o anda anladım:
İnsan ya kendini yargılar…
Ya da ömrü boyunca başkalarını suçlayarak çürür.
Ve ben, çürümeyi reddettim.
Kendi içimde bir mahkeme kurdum;
Hakimi bendim, sanığı bendim, hükmü veren yine bendim.
Affetmedim kendimi…
Çünkü bazı günahlar affedilmek için değil, hatırlanmak içindir.
Hatırlamak…
İnsanı diri tutan en ağır lanettir.
Unutmak kolaydır,
Unutmak bir kaçıştır,
Unutmak bir tür ölüm provasıdır.
Ama ben…
Hatırlayarak yaşamayı seçtim.
Her yara bir harita oldu bana,
Her acı bir pusula,
Her kayıp… beni kendime biraz daha yaklaştıran bir kırılma noktası.
Ey okuyucu,
Eğer hâlâ bir şeyleri sorguluyorsan, hâlâ içini kemiren bir huzursuzluk varsa…
Korkma.
O huzursuzluk, çürümemiş tarafındır.
Çünkü insanı insan yapan;
Rahatı değil, rahatsızlığıdır.
Ve unutma—
Bir gün herkes kendi içindeki o karanlık odanın kapısını açacak.
Kimisi ışığı bulacak…
Kimisi ise, karanlığın ta kendisi olduğunu anlayacak.
Ben çoktan girdim o odaya.
Ve çıktığımda…
Artık eski ben değildim.
Şimdi soruyorum sana:
Sen o kapıyı açmaya hazır mısın?
Hazır olmak…
İnsanın kendine söylediği en büyük yalandır.
Hiç kimse o kapıyı açmaya hazır değildir aslında.
Sadece bazıları, korkusuna rağmen kapıyı aralar…
Diğerleri ise, o kapının varlığını inkâr ederek yaşamaya devam eder.
Ama hakikat…
İnkâr edilince yok olmaz.
Sadece daha karanlık bir yerde büyür.
Ve bir gün,
İçinde susturduğun ne varsa…
Çığlık olarak geri döner.
Ben o çığlığı duydum.
Gece yarılarında değil…
Gündüzün en aydınlık anında.
Çünkü karanlık, ışığın yokluğu değildir sadece;
Karanlık, gerçeğin bastırıldığı her yerdir.
İnsanlar ışığı sever çünkü görmelerine izin verir.
Ama kimse, gerçekten görmek istemez.
Çünkü görmek…
Masumiyetin sonudur.
Bir şeyi gerçekten gördüğün an,
Artık geri dönüş yoktur.
Ne eski cehaletine dönebilirsin,
Ne de o rahat uykularına…
Ben uykusuzluğu seçtim.
Çünkü uyanmış bir insan için uyumak,
Kendine ihanet etmektir.
Şimdi yürüdüğüm yol…
Ne doğru ne yanlış;
Sadece gerçek.
Ve gerçek, her zaman yalnızdır.
Kalabalıklar yalanı sever,
Çünkü yalan, insanı sorumluluktan kurtarır.
Gerçek ise…
İnsanı çıplak bırakır.
Tüm maskelerini indirir,
Tüm bahanelerini yok eder,
Ve seni… sadece seninle baş başa bırakır.
İşte o an…
İnsan ya yeniden doğar,
Ya da kendi gözlerinin önünde yok olur.
Ben yok olmayı denedim.
Parça parça dağıldım,
Kendi içimde kırıldım,
Her şeyimi kaybettim sandım…
Ama yanılmışım.
Kaybettiğim şeyler ben değilmişim,
Sadece bana ait sandığım yüklerimmiş.
Ve insan…
Ancak yüklerinden kurtulduğunda kendine yaklaşır.
Şimdi hafifim.
Ama bu hafiflik huzurdan değil…
Hakikatin ağırlığını taşımayı öğrendiğimden.
Ey okuyucu,
Eğer bir gün her şey üstüne gelirse,
Eğer dünya seni anlamıyormuş gibi hissedersen…
Bil ki sorun dünya değil.
Belki de sen…
Gerçeği görmeye başlamışsındır.
Ve bu…
Bir lanet değil.
Bu, uyanıştır.
Ama unutma—
Uyanan herkes kurtulmaz.
Bazıları sadece…
Gördüğü gerçekle yaşamayı öğrenir.
Ben o öğrenenlerdenim.

Semih Aslanlar