Sanki bütün yıldızlar, kendi cenazemin sessiz tanıkları gibi dizilmiş gökyüzüne…
Ve ben, içimde yankılanan o eski boşluğun adıyla çağrılıyorum: yalnızlık.
Zaman dediğin şey, artık bir akış değil bende.
Kırık bir saatin içinde sıkışmış anlar gibiyim;
her saniye, geçmişin paslı bir çivisi gibi batıyor zihnime.
Unutmak istiyorum ama hafıza, merhametsiz bir cellat gibi.
Ne kadar kaçarsam kaçayım, en çok kendime yakalanıyorum.
İnsan bazen kendine sürgün olur.
Ben, kendi içimin en karanlık mahzenine kapatılmış bir mahkûmum.
Ne bir af var bu düzende, ne de bir umut dilekçesi…
Sadece suskunluk.
Ve suskunluğun içinde büyüyen bir çığlık.
Gözlerim artık gördüğünü anlatmıyor.
Çünkü bazı şeyler vardır ki, görüldüğü anda insanı eksiltir.
Bir bakış, bir hatıra, bir yarım kalmış cümle…
Hepsi içimde birer enkaz.
Ve ben, kendi yıkıntılarımın arasında dolaşan bir hayaletim.
Sevmek mi?
Artık o da bir hatıra.
Eskiden kalma, sararmış bir fotoğraf gibi…
Dokunduğumda dağılan, hatırladıkça ağırlaşan.
Biliyor musun, en çok ne yoruyor insanı?
Acı değil…
Alışmak.
Çünkü insan her şeye alışıyor.
Yokluğa da, eksikliğe de, hatta kendi yok oluşuna bile…
Ve işte o an, gerçekten kayboluyorsun.
Çünkü artık acıtmayan bir yara, iyileşmiş değil;
sadece hissizleşmiştir.
Ben şimdi, o hissizliğin eşiğinde oturuyorum.
Ne tam düşmüşüm karanlığa, ne de ışığa tutunabiliyorum.
Bir ara form, bir arada kalmışlık…
Adı konmamış bir çöküş hali.
Eğer bir gün bu satırları okuyan olursa, bilsin ki:
Ben yaşadım… ama eksik.
Sevdim… ama yarım.
Ve en çok da, kendimi kaybederek var oldum.
Çünkü bazı hayatlar vardır;
başlangıcı doğum değil,
yavaş yavaş silinmektir.
Ve silinmek…
Sanıldığı gibi bir anda olmuyor.
İnsan, kendinden parça parça vazgeçiyor önce.
Bir hatırayı bırakıyor ardında, sonra bir gülüşü,
en son da aynaya baktığında tanıdığı o yüzü…
Ben, kendimi en çok aynalarda kaybettim.
Çünkü orada gördüğüm kişi, bir zamanlar olduğum adamın yankısıydı sadece.
Gözlerim aynıydı belki… ama içindeki ışık çoktan sönmüştü.
Ve insan, gözlerinden anlar aslında ne kadar öldüğünü.
Geceler uzadıkça, düşünceler derinleşir derler.
Benimkiler artık derin değil, dipsiz.
Ne kadar inersem ineyim, bir zemine çarpmıyorum.
Bu yüzden düşmek bile bir lüks gibi geliyor bazen…
Çünkü düşebilmek için bile bir son gerekir.
İçimde taşıdığım o eski ses var ya…
Hani çocukken dünyayı anlamaya çalışan,
her şeye bir anlam yükleyen saf bir akıl…
İşte o ses artık konuşmuyor.
Sadece arada bir fısıldıyor:
“Böyle olmasını istememiştin.”
İstememiştim…
Ama insan, istemediği şeylerin toplamı oluyor bazen.
Seçimlerinin değil, kabullenişlerinin eseri haline geliyor.
Bir zamanlar umut vardı.
Küçük, kırılgan ama inatçı bir şeydi.
Her karanlıkta kendine bir çatlak bulur, oradan sızardı içime.
Şimdi ise karanlık daha yoğun…
Ve umut, artık sızacak bir yer bulamıyor.
Kalbim…
Eskiden bir şeyler için çarpardı.
Bir ses için, bir yüz için, bir ihtimal için…
Şimdi sadece görevini yapıyor.
Yaşamak için değil, ölmemek için atıyor sanki.
Ve ben, bu iki çizgi arasında sıkışmışım:
Ne tam yaşıyorum,
ne de tamamen yok olabiliyorum.
En garibi de şu;
İnsan bir süre sonra kurtulmak istemiyor bile.
Çünkü alıştığı acı, yabancı bir mutluluktan daha tanıdık geliyor.
Ve tanıdık olan, her zaman daha güvenlidir.
Eğer bir gün yeniden doğarsam,
ki sanmıyorum…
aynı hataları yapar mıyım bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Bu kadar derin hissetmezdim.
Çünkü derinlik, güzellik değil her zaman.
Bazen sadece daha fazla acı demektir.
Ve ben…
Acının en saf halini tattım.
Artık ne eksilir, ne artar.
Sadece var olur…
Benim gibi.
Semih Aslanlar