Her şehrin kalbinde bir damardır; kimi zaman meydandır, kimi zaman da bir çarşı. Adapazarı için bu damar, hiç şüphesiz Uzunçarşı’dır. 1953 yılının bu siyah-beyaz fotoğrafına baktığımda, yalnızca binaları değil; bir dönemin ruhunu, şehir insanının telaşını, gündelik hayatın sıcaklığını görüyorum.

O yıllarda Uzunçarşı, yalnızca alışveriş yapılan bir yer değildi. Çocukların koşturduğu, erkeklerin kahve köşelerinde gündemi tartıştığı bir hayat sahnesiydi. Fotoğrafın sağ köşesinde “Otel Toros” tabelası göze çarpıyor. Bugün belki adı bile unutulmuş, ama o dönem yolculara bir sığınak, ticaret için şehre gelenlere bir mola yeriydi.

Sokakların taş döşemeleri, kepenkleri yarı açık dükkânlar, kalın paltolarıyla yürüyen insanlar… Hepsi bize bir şeyler fısıldıyor: “Adapazarı, değişse de hep yaşayan bir şehirdir.”

O dönemin Uzunçarşı’sında bir esnafın dükkânını açarken besmeleyle başladığını, karşı komşusunun “Hayırlı işler” dileğini eksik etmediğini biliyoruz. Bugün modern mağazalarla dolup taşsa da, o eski samimiyetin özlemi her Sakaryalı’nın kalbinde yaşıyor.

Fotoğraftaki kalabalık, aslında bugünkü kalabalıktan çok daha farklı. Şimdilerde araç trafiği, beton yığınları arasında kaybolan şehrin ruhu; o günlerde insanların yüzünde, selamında, adımlarında gizliydi.

Belki de bu yüzden eski Uzunçarşı’nın siyah-beyaz bir fotoğrafı bile insana huzur veriyor. Çünkü orada kaybolmayan bir şey var: Adapazarı’nın hafızası.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu sormadan edemiyoruz: “Biz modernleşirken, hangi sıcaklığı geride bıraktık?”

İşte bu sorunun cevabı, belki de her Sakaryalı’nın belleğinde saklı.

Yeliz Çağlar