Torbacı dediğin, karanlığın seyyar tezgâhıdır. Vicdanını poşete koyup köşe başında satan, insanlığını gramla tartan bir çürüme biçimi… Onlar, bir mahallenin uykusunu bozan sessiz sirenlerdir; bir annenin duasını boğazında bırakan, bir babanın emeğini çöpe çeviren, bir gencin yarınını daha başlamadan mezara yatıran asalaklar.
Torbacı, eline aldığı her maddeyle yalnızca zehir dağıtmaz; umutları eritir, aileleri parçalar, sokakları kimsesizleştirir. Kendi yoksulluğunu başkalarının canıyla telafi etmeye çalışan bu ahlak yoksunları, en ucuz kârı en pahalı bedellerle ödetir. Çünkü onların kazancı; bir çocuğun titreyen elleri, bir gencin sönen bakışları, bir evin kapısında bekleyen tabutsuz yaslardır.
Onlar için insan, müşteri demektir. Gözlerinde isim yoktur; sadece hedef vardır. Ahlâk, merhamet, sorumluluk… Hepsi onlara yabancı kelimelerdir. Dilini kaybetmiş bir vicdanın, yürüyen utancıdır torbacı. Ne adalet duygusu taşır ne de pişmanlık. Sırtını karanlığa yaslar, yüzünü paraya döner; ardında bıraktığı enkazı “iş” diye adlandırır.
Torbacılar, toplumun damarlarına bilinçli bir zehir enjekte eden suçlardır. Yaptıkları, bireysel bir düşüş değil; kolektif bir yıkımdır. Onlar yüzünden sokaklar güvensiz, evler sessiz, gelecek kırılgandır. Her sattıkları paket, bir ihtimal daha eksiltir; her attıkları adım, bir hayatı daha uçurumun kenarına iter.
Bu yüzden torbacı, yalnızca suçlu değil; yüzsüz bir utançtır. Toplumun alnına sürülmüş kara bir lekedir. Ne bahanesi kabul edilir ne de mazereti. Çünkü hiçbir yoksulluk, başka hayatları çalmaya ruhsat değildir. Ve hiçbir kazanç, bir insanın çöküşü üzerine kurulamaz.
Unutulmasın: Zehir satarak ayakta kaldığını sananlar, eninde sonunda kendi karanlıklarında boğulurlar. Çünkü vicdanını satanın, tutunacak hiçbir yeri yoktur.
Torbacı, sadece bir satıcı değildir; o, çürümenin bilinçli bir taşıyıcısıdır. Kendi içindeki boşluğu başkalarının hayatına akıtan, ruhunu kiraya vermiş bir gölgedir. Geceleri sokak lambalarının altında sinsice beklerken, aslında insanlığın en dip noktasında nöbet tutar. Ne yüzü vardır ne de omurgası; rüzgâr nereye eserse oraya savrulan bir pisliktir.
Onların elleri, yalnızca poşet tutmaz; titreyen hayatları kavrar, kırılgan zihinleri sıkar. Bir gencin ilk hatasını “fırsat” sayan bu çakallar, bağımlılığı bilinçli bir tuzak gibi kurar. Bir kere düşen ayağa kalkamasın diye, dozu artırır, umudu azaltır. Çünkü torbacı için müşteri iyileşirse, kazanç biter. Bu yüzden onların duası, başkalarının felaketidir.
Torbacılar, toplumun içinde dolaşan canlı bir virüstür. Bulaştıkları her bünyede aynı sonucu üretirler: Çöküş. Okuldan kopan çocuklar, dağılan aileler, kararan sokaklar… Sonra dönüp “ben sadece sattım” derler. Bu cümle, ahlaksızlığın en çıplak itirafıdır. Tetik çekmediğini sanan ama her gün defalarca öldüren bir zihniyetin savunmasıdır.
Ne namus bilirler ne de sınır. Kendi çocukları olsa satmayacakları zehri, başkasının evladına gözünü kırpmadan uzatırlar. Bu ikiyüzlülük, torbacının imzasıdır. Cesareti yoktur; hep saklanır, hep kaçar, hep başkalarının sırtına basar. Güçlü sandığı anlar, en alçak anlarıdır.
Toplum, bu karanlığa alıştıkça çürür. Sessizlik, torbacının en büyük ortağıdır. Görmezden gelinen her köşe başı, büyüyen bir bataklıktır. Ve o bataklık bir gün herkesi içine çekmek ister. Bu yüzden torbacı yalnızca lanetlenmez; teşhir edilir, dışlanır, kökünden sökülür.
Çünkü zehirle yaşayanların, temiz bir dünyada yeri yoktur. Ve bu toplum, eninde sonunda kendi evlatlarını satan bu karanlığı kusarak dışına atacaktır.
Torbacı, karanlığı meslek edinmiş bir aşağılanmışlıktır. Yaşadığı hayata katlanamayıp başkalarının hayatını zehirleyerek var olmaya çalışan bir asalak… Ne onuru vardır ne de yüzleşecek cesareti. Kendi çöküşünü “ticaret” diye pazarlayan bu ruhsuzlar, her adımda biraz daha insanlıktan düşer.
Onların dünyasında vicdan, gereksiz bir yüktür. Bir annenin gözyaşı, bir babanın yıkılan omuzları, bir gencin sönen geleceği; hepsi hesap defterinde sıfırdır. Torbacı için önemli olan tek şey, cebine giren kirli paradır. O para ki; her banknota sinmiş bir ah, her bozuklukta yankılanan bir çığlık taşır. Ama onlar bu sesi duymaz, duymak istemez. Çünkü duyarlarsa, aynaya bakamazlar.
Bu karanlık tipler, toplumun en savunmasız yerlerini seçer. Yoksulluğun, umutsuzluğun, yalnızlığın kol gezdiği sokaklarda pusu kurarlar. Yardım eli gibi uzanır, zehir gibi tutunurlar. Önce “arkadaş” olurlar, sonra cellat. Bu ikili yüz, torbacının gerçek yüzüdür: Sahte gülümseme, gerçek yıkım.
Torbacı, sorumluluktan kaçmanın ustasıdır. Yakalandığında “büyükler var” der, sırtını başkasına dayar. Her zaman bir üst akıl, bir başka isim, bir başka bahane… Ama asla kendisi. Çünkü torbacı, kendi eyleminin ağırlığını taşıyamayacak kadar küçüktür. Kendi pisliğini başkalarına bulaştırarak hafiflediğini sanır.
Bilinsin: Bu karanlık, ne kaderdir ne de kaçınılmaz. Torbacıların dolaştığı her sokak, onları reddettiği gün temizlenir. Bu bir irade meselesidir. Bir toplum, evlatlarını zehirleyenleri bağrına basmaz; dışlar, ifşa eder, yok sayar. Çünkü merhamet, zalime gösterildiğinde masumdan çalınır.
Ve sonunda şu gerçek değişmez: Zehir dağıtanlar, eninde sonunda kendi zehirlerinde boğulur. Arkalarında ne saygı kalır ne izzet. Sadece lanet… Sessiz ama kalıcı bir lanet.
Torbacı, toplumun aynasında görünmek istemeyen bir lekedir. Adı anıldığında yüzünü çeviren, bakışlarını kaçıran herkes bilir: Bu leke, suyla çıkmaz. Çünkü o, bilinçli bir tercih, kasıtlı bir kötülüktür. Açlıkla, yoksullukla, çaresizlikle aklanamaz. Zira torbacı, kendi çaresizliğini başkalarının hayatını rehin alarak telafi eder.
Onların “iş” dediği şey, sistemli bir çökertmedir. Bir gencin sınırlarını adım adım silmek, iradesini törpülemek, bağımlılığı kader gibi sunmak… Bu bir rastlantı değil, planlı bir sömürüdür. Torbacı, düşeni kaldırmaz; düşenin üstüne basar. Ayağa kalkma ihtimali belirdiğinde, dozu artırır, borcu büyütür, zinciri sıkılaştırır. Çünkü esir özgürleşirse, pazar çöker.
Sözde cesurlar, gerçekte korkaklardır. Gündüz görünmez, gece sinsidirler. Güneşin altında duramazlar; çünkü ışık, saklanmayı imkânsız kılar. Her baskında kaçmayı, her sorguda susmayı marifet sanırlar. Ama suskunlukları erdem değil; suçun dili, utancın refleksidir.
Torbacının en büyük yalanı şudur: “Herkes kendi seçiminden sorumlu.” Bu cümle, kirli elleri yıkamak için uydurulmuş bir bahanedir. Seçim, seçenek varsa anlamlıdır. Umudu çalınmış bir gence zehri tek çıkış gibi sunmak, seçimi gasp etmektir. Bu gaspın adı da suçtur; ağır, bilinçli ve affı olmayan bir suç.
Toplum, bu karanlığa karşı uyanık olmadıkça, torbacı cesaret bulur. Her görmezden geliş, ona alan açar. Her suskunluk, ona reklamdır. Oysa gerçek güç, ifşadadır; gerçek temizlik, yüzleşmededir. Karanlık, en çok ışığı gördüğünde dağılır.
Ve unutulmasın: Tarih, torbacıları hatırlamaz; sadece arkalarında bıraktıkları yıkımı kaydeder. Ne adları saygıyla anılır ne de hikâyeleri merhametle dinlenir. Onlara kalan tek miras, lanetli bir sessizliktir. Çünkü insanlığa karşı işlenen suçların sonu, her zaman aynıdır: Yalnızlık, utanç ve kaçınılmaz bir çöküş.
Torbacı, kirli işini “alışveriş” diye süsleyen bir aldatmacıdır. Dilini yumuşatır, suçu küçültür, yıkımı sıradanlaştırır. Oysa yaptığı, bir toplumun sinir uçlarını kesmektir. Her paket, bir refleksi daha öldürür; her satış, bir vicdanı daha köreltir. Bu yüzden torbacı, yalnızca suçun faili değil, çürümenin mimarıdır.
Onlar iz bırakmadan yürüdüklerini sanırlar. Oysa her adımda arkalarında görünmez mezarlar bırakırlar. Okul kapılarında yarım kalan hayaller, hastane koridorlarında bekleyen anneler, evlerin içinde suskun bir utanç… Bunların hepsi torbacının imzasıdır. Silinmez, inkâr edilemez, devredilemez. Çünkü bu imza, kanla değil; hayatla atılır.
Torbacı, dayanışmayı parçalar. Komşuyu komşuya düşürür, güveni yerle bir eder. Sokakları şüpheyle doldurur, çocukların oyununu korkuya çevirir. Kendi varlığını, başkalarının korkusu üzerine inşa eder. Bu yüzden varlığı, başlı başına bir tehdittir. Nerede torbacı varsa, orada huzur kaçaktır.
En çok da utanmazlıklarıyla tanınırlar. Yakalanınca mağdur rolüne bürünür, suçüstünde bile kendilerini aklamaya çalışırlar. “Herkes yapıyor” derler; sanki kalabalık, suçu masumlaştırırmış gibi. Oysa kötülüğün çoğalması, onu haklı kılmaz; sadece daha tehlikeli yapar.
Bu karanlığın panzehiri bellidir: Görmek, konuşmak, dışlamak. Torbacının en sevmediği üç şey… Işık, söz ve toplumsal irade. Çünkü ışık saklanmayı bozar, söz suskunluğu yıkar, irade alanı daraltır. Ve alan daraldıkça, torbacı küçülür; küçüldükçe yok olur.
Son söz şudur: Zehirle kurulan hiçbir düzen ayakta kalmaz. Kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli bir çöküşe hizmet eder. Torbacının hikâyesi, en başından bellidir; hızlı bir yükseliş sanrısı ve ağır bir düşüş gerçeği. Ardında ne saygı kalır ne de izzet. Sadece, toplumun derin bir nefes alırken arkasında bıraktığı bir kir…

Semih Aslanlar