Dünyanın en büyük yanılgılarından biri, hayatın bir yarış olduğuna inanmaktır.
Daha fazla kazanmak, daha büyük bir ev almak, daha lüks bir otomobile binmek, daha yüksek makamlara ulaşmak… Sanki bütün bunlar insanın değerini belirliyormuş gibi yaşıyoruz.
Bugün sokakta yürürken insanların yüzüne dikkat edin. Kimsenin zamanı yok. Herkes bir yere yetişiyor ama kimse kendine yetişemiyor. Herkes geleceğini inşa etmeye çalışıyor ama bugünü tüketiyor. Hayatın en büyük ironisi de burada başlıyor.
Çünkü insan, yaşayacağı hayatı hazırlarken yaşamayı unutuyor.
Bırakın bazen mücadeleyi…
Her savaş kazanılmak zorunda değildir. Her kayıp da aslında kayıp değildir. Hayatın en büyük hediyeleri, çoğu zaman planlarımızın dışında saklıdır. Belki de akışına bırakmayı öğrenemediğimiz için huzuru hep yanlış kapılarda arıyoruz.
Bugün dönüp geriye baktığınızda çocukluğunuzu hatırlayın.
En mutlu olduğunuz günlerde cebinizde servet yoktu. Marka kıyafetleriniz yoktu. Lüks villalarınız, son model otomobilleriniz yoktu. Ama içinizde tarif edemediğiniz bir huzur vardı.
Demek ki mutluluk hiçbir zaman sahip olduklarımızda değilmiş.
Modern çağ bize sürekli daha fazlasını istemeyi öğretti.
Daha fazla para, daha fazla güç, daha fazla şöhret, daha fazla takipçi…
Ama kimse bize “Yeter.” demeyi öğretmedi.
İnsan öyle bir varlık ki, önüne dünyanın bütün nimetlerini koysanız bile bir süre sonra alışıyor. En pahalı sofralar bile birkaç lokmadan sonra doyuruyor. En büyük ev bile birkaç ay sonra sıradanlaşıyor. En lüks otomobil bile bir süre sonra sadece ulaşım aracına dönüşüyor.
Çünkü nefis doymuyor. Belki de çağımızın en büyük salgını budur. Aç gözlülük…
Ve bu hastalığın ilacı eczanelerde satılmıyor.
İnsanın kendi vicdanında saklı duruyor, bir gün hepimiz aynı gerçekle yüzleşeceğiz.
Ne kadar güçlü olursanız olun…
Ne kadar zengin olursanız olun…
Ne kadar tanınmış olursanız olun…
Bir gün adınızın önündeki bütün unvanlar düşecek.
Ömrünüz boyunca uğruna gecelerinizi verdiğiniz mal varlığınız, siz toprağa verilmeden çoktan miras hesaplarına dönüşmüş olacak. Acı ama gerçek…
İnsan öldüğünde, en sevdiği koltuğunda bir başkası oturuyor, dolabındaki kıyafetleri bir başkası giyiyor, anahtarını cebinde taşıdığı evde başkaları yaşıyor, o çok kıymet verdiği makam odasında ise başka bir isim yazıyor.
Ve hayat, hiç durmadan devam ediyor. Cenazeler bunun en büyük öğretmenidir.
Yıllarca vazgeçilmez olduğunu düşünen insanlar, toprağa verildikten sonra hayat kaldığı yerden devam eder.
Telefonlar yeniden çalar, toplantılar yeniden yapılır, borsalar yeniden açılır, dükkanlar yeniden kepenk kaldırır; ‘Dünya kimse için durmaz.’
Belki de bu yüzden mezarlıklar, dünyanın en sessiz ama en doğru üniversiteleridir.
Orada yarım kalmış projeler vardır, yazılamamış kitaplar, kurulamamış hayaller, söylenememiş özürler, edilememiş teşekkürler, ve ertelenmiş sevgiler…
Hiç kimse yanında bir avuç toprak bile götüremedi.
Öyleyse bunca kavga neden?
Bunca kibir neden?
Bunca hırs neden?
İnsan bazen kaybetmekten korktuğu şeylerin aslında kendisine hiç ait olmadığını fark etmiyor.
Asıl zenginlik, çocuklarımızın gözlerinde bırakabildiğimiz güven duygusudur.
Asıl miras ise ardımızdan edilen samimi bir duadır.
Mutluluk hiçbir zaman başkasının elinde olmadı.
Hiçbir insan sizi tamamlayamaz.
Hiçbir makam sizi sonsuza kadar mutlu edemez.
Hiçbir servet ruhunuzdaki boşluğu dolduramaz.
Çünkü insan, kendini tanımadan dünyayı kazansa da eksik yaşamaya mahkûmdur.
Gerçek mutluluk; kendi vicdanıyla barışabilen, kendisiyle aynı odada sessizce oturabilen insanların ulaşabildiği bir hâlidir.
Hayatın sonunda kazananlar, en çok mala sahip olanlar değil; en çok huzur biriktirenler olacaktır.
Belki de bu yüzden kendimize her sabah aynı soruyu sormalıyız:
Bugün gerçekten yaşıyor muyum?
Yoksa sadece daha fazla sahip olabilmek için ömrümü mü tüketiyorum?