Gece, gökyüzünün üzerine çekilmiş siyah bir perde değildi. Gece, varlığın asıl yüzüydü. Gündüz dediğimiz şey ise hakikatin çürümüş yüzüne sürülen geçici bir boyadan ibaretti.

İnsanlar ışığa sığınıyordu; çünkü karanlıkta kendi suretlerini görmekten korkuyorlardı. Oysa hiçbir ayna, insanı gece kadar dürüst göstermezdi. Gecenin içinde unvanlar susar, makamlar söner, alkışlar dağılır ve insan geriye yalnızca kendi ruhunun çıplak cesediyle kalırdı.

Ben o cesedi gördüm.

İçimde yıllardır taşıdığım inançların, umutların ve duaların çürümüş bedenlerini tek tek toprağa verdim. Her defin töreninde biraz daha sustum. Her mezarın başında biraz daha insanlıktan uzaklaştım.

Sonunda anladım ki insan, doğduğu anda yaşamaya başlamaz.

Ölmeye başlar.

Hayat denilen şey, ölümün sabırla tamamladığı uzun bir ritüeldir. Her gün bedenimizden, ruhumuzdan, hatıralarımızdan bir parça eksilir. Biz buna büyümek, olgunlaşmak, yaşamak deriz. Oysa zaman, bizi ağır ağır tüketirken yalnızca kendi celladımızı alkışlarız.

İnsan, yok oluşuna anlam vermek için medeniyet kurdu.

Tanrılar yarattı.

Kitaplar yazdı.

Tapınaklar inşa etti.

Sonra kendi uydurduğu kutsalların önünde diz çökerek hiçliğin korkusunu bastırmaya çalıştı.

Fakat hiçlik sabırlıdır.

O, insanın bütün yalanlarının tükenmesini bekler. Son nefes geldiğinde ne unvan kalır ne servet ne de adımıza söylenen büyük sözler. Bütün krallar kemik olur. Bütün kahramanlar unutulur. Bütün aşklar, mezar taşlarında solan birkaç harfe dönüşür.

Evren, insanın varlığından habersizdir.

Yıldızlar bizim acılarımız için sönmez. Denizler gözyaşlarımızı umursamaz. Toprak, iyiyle kötüyü ayırmadan herkesi aynı sessizlikle yutar. İnsan kendini yaratılışın merkezi sanırken, sonsuzluğun içinde bir an bile sayılmayacak kadar küçük bir gölgedir.

İşte bütün kibir burada başlar.

İnsan, hiçliğini kabullenemediği için kendini önemli ilan eder. Kendi korkularını erdem, çıkarlarını ahlak, arzularını kader diye adlandırır. Sonra başkalarının boynuna basarak yükseldiğinde, bunu başarı sanır.

Oysa yüksek sandıkları tahtların tamamı mezarların üzerine kuruludur.

Her saray bir gün harabeye döner.

Her taç paslanır.

Her isim unutulur.

Karanlığın inisiyasyonu da tam burada başlar.

İlk kapıda umutlarını bırakırsın.

İkinci kapıda insanlara duyduğun güveni.

Üçüncü kapıda kendini kandırma hakkını.

Dördüncü kapıda ise yaşama yüklediğin bütün anlamları.

Son kapıdan geçtiğinde artık eski sen değilsindir. Çünkü orada sana hiçbir kurtuluş vaat edilmez. Hiçbir tanrı elini uzatmaz. Hiçbir ışık yolunu göstermez.

Orada yalnızca sen ve hiçlik vardır.

Ve hiçlik sana tek bir hakikat fısıldar:

“Bütün çaban unutulmak içindir.”

İnsan bunu duyunca ya delirir ya da özgürleştiğini sanır.

Fakat özgürlük bile başka bir yanılsamadır. Çünkü insan ne doğumunu seçer ne ölümünü. Ne zamanın akışını durdurabilir ne de bedeninin çürümesine hükmedebilir. Kendi zincirlerine isim verip onları irade diye kutsar.

Ben artık zincirlerime isim vermiyorum.

Ne umut diyorum.

Ne kader.

Ne de sınav.

Yalnızca oldukları gibi görüyorum onları: varlığın boynuna geçirilmiş görünmez ilmekler.

İnsanlar hâlâ sabahı bekliyor. Güneş doğduğunda her şeyin düzeleceğine inanıyorlar. Oysa güneş yalnızca karanlıkta saklanan çürümeyi görünür kılar. Yaraları iyileştirmez; yalnızca üzerlerine ışık düşürür.

Bu yüzden ben geceyi seçtim.

Çünkü gece yalan söylemez.

Gece, ölümü hayat diye pazarlamaz.

Gece, insanı kutsal ilan etmez.

Gece yalnızca gelir, bütün sesleri susturur ve varlığın üzerine hak ettiği karanlığı örter.

Ben de artık o karanlığın içinde yürüyorum.

Ne ardımda bıraktıklarıma bakıyorum ne de önümde bir kurtuluş arıyorum. Çünkü yolun sonunda bir kapı olmadığını biliyorum. Bizi bekleyen yalnızca sessizliktir.

Ve belki de insanın ulaşabileceği en büyük bilgelik budur:

Kendisini evrenin merkezinden indirip hiçliğin önünde sessizce eğilmek.

Ben eğildim.

Fakat dua etmek için değil.

İçimdeki son ışığın da sönüşünü seyretmek için.

Semih Aslanlar