Aynı ülkede yaşıyoruz ama aynı hayatı yaşamıyoruz. Rakamlar artık bunu tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Dünya Eşitsizlik Veritabanı’nın 2024 verileri, Türkiye’de derinleşen uçurumu sadece hissettirmiyor, yüzümüze çarpıyor.

Bir tarafta servetin neredeyse tamamını elinde tutan küçük bir azınlık var. En zengin yüzde 10, ülkenin toplam servetinin üçte ikisinden fazlasına sahip. En üstteki yüzde 1’in serveti ise milyon eurolarla ifade ediliyor. Dolar milyoneri sayısı artıyor, hem de dünyada en hızlı artan ülkelerden biri olarak.

Diğer tarafta ise bambaşka bir Türkiye duruyor. Geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyonu aşmış durumda. Gençler ne okulda ne işte. Asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonlar, ayın sonunu değil haftayı bile zor getiriyor. Emekliler temel gıdayı, ilacı, faturayı aynı anda düşünmek zorunda kalıyor.

Asıl çarpıcı olan şu: En yoksul yüzde 50’nin aylık geliri, satın alma gücüne göre 10 bin lira civarında. Bu rakam, sadece yoksulluğu değil, umutsuzluğu da anlatıyor. Çünkü mesele artık “daha iyi yaşamak” değil, “ayakta kalmak”.

Bu tablo bir ekonomik istatistikten ibaret değil. Bu tablo, aynı ülkenin içinde iki ayrı hayat, iki ayrı gelecek demek. Biri her krizi fırsata çevirirken, diğeri her günü biraz daha eksilerek yaşıyor.

Ve asıl soru şu: Bu iki Türkiye arasındaki mesafe daha ne kadar açılabilir?