Kadim bir sembolizmanın, anlamı kaotik sırrına gömdüm karanlık benliğimi. Pesimist kabullenişim gotik bir mezarlık gibi melankolik ve sisli.

İçine attığım her şeyin çılgınca dövüştüğü illegal bir meydanı sanki kafamın içi. Haydi sal mermini kanlı savaş arenamın şakak girişlerinden; tüm duygularıma ötenazi yaparsın şimdi..

Çünkü ben artık hissetmenin kutsal bir armağan değil, bazen insanın damarlarına sızan eski bir lanet olduğunu öğrendim. Her duygu, içimde zincirlerinden kopmuş bir gladyatör gibi birbirinin boğazına sarılıyor. Sevgi, öfkenin kanına bulanıyor; merhamet, nefretin paslı dişleri arasında parçalanıyor; umut ise arenanın en köşesinde, çoktan yenilmiş bir çocuk gibi dizlerinin üzerine çöküp susuyor.

Kafamın içi bir şehir değil artık; yıkılmış bir imparatorluğun külleri üzerinde kurulan yasak bir dövüş çukuru. Her düşünce, başka bir düşüncenin mezar taşına tekme atıyor. Her hatıra, gecenin içinden çıkarılmış paslı bir bıçak gibi zihnimin duvarlarına sürtünüyor. Ben ise bu kaosun ortasında ne hakemim, ne savaşçı; yalnızca kendi iç mahkemesinde hükmü çoktan verilmiş bir sanığım.

Pesimizmim bir fikir değil; omuzlarıma örtülmüş siyah bir kefen. Melankolim, ruhumun pencerelerine asılmış ağır kadife perdeler gibi gün ışığını içeri almıyor. Gotik kabullenişim, içimdeki bütün çan kulelerini susturmuş; artık hiçbir dua yukarı çıkmıyor, hiçbir cevap aşağı inmiyor.

Ve ben anlıyorum: Bazı insanların zihni, düşünmek için değil; kendi kendini yargılamak için yaratılmış karanlık bir mahkemedir. Orada her kelime delil, her susuş suç, her anı ise mahkûmiyetin mühürlü tutanağıdır.

Ben de o tutanağın en lekeli satırıyım.

Ne tamamen masum, ne tamamen suçlu.

Ne bütünüyle ölü, ne de gerçekten diri.

Yalnızca kendi içimde yankılanan bir savaş narasının ardından kalan dumanım.

Kendi kalbimin harabelerinde dolaşan siyah paltolu bir hayaletim.

Ve her gece, kafatasımın kubbesinde aynı cümle yankılanıyor:

İnsan bazen ölmek istemez; yalnızca içindeki gürültünün susmasını ister.

Ve ben o gürültünün içinde, kendi adımı bile tanıyamaz hâle geldim.

Bir zamanlar içimde yankılanan çocuk sesleri vardı; şimdi hepsi kurşunlanmış oyuncakların gölgesinde, kırık bir ninninin son hecesine saklanıyor. Kendi geçmişimin avlusunda dolaşıyorum; duvarlarda eski benliklerimin solmuş portreleri asılı. Her biri bana bakıyor, her biri benden hesap soruyor, her biri “neden bizi burada bıraktın?” diye susarak bağırıyor.

Cevap veremiyorum.

Çünkü bazı sorulara cevap verilmez; insan onları yalnızca içinde çürütür.

Bazı yaralar sarılmaz; zaman onları yalnızca daha estetik bir karanlığa dönüştürür.

Bazı acılar geçmez; yalnızca insanın yüzüne daha asil bir sessizlik öğretir.

Benim içimdeki arena da böyle bir yer işte. Orada zafer yok; yalnızca hayatta kalmanın yorgun alkışı var. Orada kahraman yok; yalnızca yenilgiyi bile dimdik taşıyan lanetli figürler var. Orada merhamet yok; ama tuhaf bir adalet var: Her duygu, kendisini yaratan acıya geri dönüyor.

Öfkem, çocukluğumun karanlık koridorlarına gidip duvarları yumrukluyor.

Kırgınlığım, eski bir mektubun küllerini avuçlarında saklıyor.

Sevgim, üstüne toprak atılmış bir mezar gibi hâlâ sıcak kalmaya çalışıyor.

Umudum ise… umudum, en son terk edilmiş kilisenin kapısında unutulmuş paslı bir anahtar gibi bekliyor.

Ama ben artık biliyorum: İçindeki bütün savaşları susturmak isteyen insan, aslında yok olmak istemez. Sadece zihninin mahzenlerinde yıllardır birbirini boğan seslerin, bir anlığına bile olsa diz çökmesini ister.

Ben de o diz çöküşü bekliyorum.

Karanlık benliğimin üzerine siyah bir örtü serip, kendi içimde bir cenaze töreni düzenliyorum. Tabutun içinde ben yokum; eski korkularım var. Eski teslimiyetlerim, eski aldanışlarım, eski suskunluklarım var. Her birini tek tek gömüyorum, fakat toprak kabul etmiyor. Çünkü bazı şeyler ölmek için bile fazla derine işlemiştir insana.

O yüzden mezarlığım da benimle yürüyor.

Her adımımda içimde bir çan çalıyor.

Her nefesimde eski bir hüküm okunuyor.

Her bakışımda karanlık, kendi mührünü yeniden basıyor alnıma.

Ve ben, bütün bu kaotik sembolizmanın ortasında şunu anlıyorum:

İnsanın kafasının içi bazen bir akıl değil, kapanmamış bir çağdır.

Orada savaşlar bitmez; yalnızca bayraklar değişir.

Orada ölüler susmaz; yalnızca daha derinden konuşur.

Orada karanlık kaybolmaz; yalnızca insanın diline yeni bir alfabe öğretir.

Ben o alfabeyi kanla değil, susarak öğrendim.

Her harfi bir yenilgiyle, her kelimeyi bir kayıpla, her cümleyi içime gömdüğüm bir çığlıkla yazdım.

Ve şimdi, kendi ruhumun harabelerinde ayakta kalan son sütuna bakıyorum. Üzerinde tek bir cümle kazılı:

“Ben yıkılmadım; yalnızca içimdeki imparatorluk çöktü.”

Semih Aslanlar