Göç, bir insanın kendi toprağından sökülüp alınması değildir yalnızca; ruhunun en derinindeki köklerin, görünmez bir el tarafından sarsılıp yerinden oynatılmasıdır. Bir mülteci, ardında bıraktığı evi değil, geçmişini taşır sırtında; valizine koyamadığı hatıraları, pasaportunda yazmayan kimliğini, çoğu zaman da söylemeye utanılan yaralarını…

Savaşlardan, açlıktan, zulümden kaçanların gözlerinde ortak bir ton vardır: Hem ölümü görmüş olmanın kederi, hem de yaşamaya mecbur kalmanın ağır sorumluluğu. Bir şehir bombalanırken sadece binalar yıkılmaz; bir annenin çocuğuna güvenle uzattığı gelecek de paramparça olur. Bir baba, ailesini koruyamamanın utancıyla değil; onları yaşatmak için göze aldığı belirsiz bir yolculuğun ağırlığıyla bükülür.

Ve göç yolu…
O yol, haritalarda görünmeyen bir çöldür.
Kimi zaman dikenli tellerin gölgesi vardır, kimi zaman insan ticaretinin kirli nefesi, kimi zaman da “gidecek yerin yok” diye bağıran bir dünyanın sessiz merhametsizliği.

Yeni bir ülkeye vardıklarında göç bitmez; yalnızca şekil değiştirir.
Maddi yoksunluk, ruhun açlığıyla birleşir.
Bir odada üç aile yaşar; çocuk sesleri bile fısıltıya dönüşür.
Kira, fatura, dil engeli, işsizlik, dışlanma… Hepsi yaşamın üzerine basarak yürür.
Bir mülteci markette fiyatlara bakarken bile iki kez düşünür; çünkü para eksiktir ama en çok görülme ve anlaşılma ihtiyacı eksiktir.

Manevi tarafı ise bir uçurumun kenarıdır.
İnsan, yabancı bir ülkede kendi adının bile gölgesi olur.
Kendi dilini konuştuğunda “misafir”, konuşamadığında “yabancı”; her hâlde hep arada kalmış bir ruh.
Bir selamın sıcaklığı bile çoğu zaman eksiktir; göz temasından kaçınan kalabalıklar, sanki acıyı görmemekle onu yok edeceğini sanır.
Oysa mülteci dediğin, yük değil; yurdundan kopmuş bir candır.

Göçmenlerin iç dünyasında bir çatlak vardır:
Ne tam gidebildikleri ülkeye ait hissederler, ne de geri dönebilecekleri bir vatanları kalmıştır.
O kırık noktaya psikologlar “kimlik bulanıklığı” der; biz ise ona “özün kırılması” deriz.
İnsan, köklerini kaybettiğinde, yürüdüğü her yol biraz sürgün, her nefes biraz borç olur.

Yine de umut…
Umudun bir mülteci için değeri, bir ülkenin hazinesinden büyüktür.
Bir çocuğun okulda yeni bir kelime öğrenmesi, bir annenin kendi dilinde şarkı mırıldanması, bir babanın geçici de olsa iş bulması… Bunlar sadece küçük mutluluklar değil; hayatta kalmanın sessiz zaferleridir.

Unutulmamalıdır:
Hiç kimse kendi toprağını keyif için terk etmez.
Hiç kimse tanımadığı sokaklarda “yabancı” muamelesi görmek için yollara düşmez.
Hiç kimse ölüm ile umut arasında seçim yapmak zorunda kalmak istemez.

Mültecilerin yaşadığı maddi sıkıntı, açlıktan, imkânsızlıktan ve güvencesizlikten yaralar.
Manevi sıkıntıları ise yalnızlıktan, dışlanmışlıktan ve “insan yerine konulmaktan” açar en derin yarayı.

Bir toplumun vicdanı, en güçsüzüne gösterdiği muameleyle ölçülür.
Mültecilere uzatılan bir el, dünyayı değiştirmez belki; ama bir insanın dünyasını kurtarır.
Ve bazen bir insanın dünyasını kurtarmak, tüm insanlığa ders olacak kadar büyük bir mucizedir.

Yıllar geçer… ama mültecinin içindeki sızı hiç geçmez.
Toprağının kokusunu unutmamak için yastığa başını koyduğunda gözlerini sıkıca kapatır; çünkü bazı insanlar için uyku bile vatanın tek hatıratıdır.
Her gece aynı dua fısıldanır:
“Allah’ım… Bari rüyalarımda evimde olayım.”

Bir mülteci, iki kavganın arasında yaşar.
Biri dışarıdadır: Ayrımcılık, ekonomik zorluklar, bürokratik engeller…
Diğeri içeridedir: Kimlik çatışması, aidiyet krizi, çaresiz öfke, sessiz kırılma…

Kimi zaman kendi ülkesinden getirdiği acı, geldiği ülkede gördüğü soğuklukla birikir; umudun üstüne beton dökülmüş gibi hisseder.
Bir mültecinin ruhunda şöyle bir cümle dolaşır:
“Ben buraya sığınmaya geldim ama sanki ruhum hâlâ sığınacak yer arıyor.”

Toplumun içinde görünmezlik
Bir mülteci için en ağır yük, toplum içinde görünmez olmaktır.
Biri onları görünce yol değiştirir, diğeri “Yine mi yabancılar?” bakışı atar.
Sanki sınır çizgisi, insanların bakışlarında da vardır.
Sanki pasaportunuz, kalbinizin değerini belirliyormuş gibi…

Oysa bir mültecinin kalbi, yurdunu kaybetmiş bir insanın kalbidir.
Bir kalbin en kırılgan hâli budur.

Dil engeli…
Bu, sadece kelime bilmemek değildir.
Bir annenin derdini anlatırken sesinin titremesidir.
Bir çocuğun okulda ses çıkarma korkusudur.
Bir babanın iş görüşmesinde söylemek istediği her şeyi yutkunarak geri çekmesidir.
Dil, sadece cümle değil; insanın onurudur da.
Onur kırıldığında, insan konuşmayı değil, hayata tutunmayı öğrenir önce.

Yoksulluk…
Türkiye’de veya başka bir ülkede birçok mülteci, yoksulluğu “geçici” değil “kader” gibi yaşar.
Küçücük evler, kırık dökük koltuklar, ikinci el kıyafetler, taşan faturalar, yetişmeyen maaşlar…
Fakat mülteci, kendi çocuğuna “yarın daha iyi olacak” cümlesini söylemeyi hiç bırakmaz.
Çünkü çocuklarının umudu, onun tek servetidir.

Aidiyetin yarası
En derin yara budur.
Mülteci, geldiği ülkede misafirdir ama misafirliğin bitiş tarihi yoktur.
Gittiği ülkede yabancıdır ama yabancılığın bitiş tarihi de yoktur.
Bir duvarın iki tarafı gibi yaşarlar; hiçbir zaman tam olarak bir yerde duramazlar.

Bazıları memleketine dönmek ister ama ev dediği yer yıkılmıştır.
Bazıları kalmak ister ama yerleşmek için ruhundan izin alamaz.
O yüzden mülteci, dünyada yürüyen bir gölge gibidir:
Ne tam var, ne tam yok… ama hep hayatta.

Ve yine de…
Tüm bunlara rağmen, mültecilerde öyle bir güç vardır ki, çoğu toplum o güce sahip değildir:
Yeniden başlama cesareti.
Bir insan doğduğu yerde değil, öldüğü yerde değil; en çok sıfırdan başladığı yerde güçlüdür.

Bugün bu topraklarda yaşayan milyonlarca mülteci, fark edilmeden aslında her gün küçük mucizeler yaratıyor:
— Bir anne çocuklarını okutuyor.
— Bir genç yeni bir dil öğreniyor.
— Bir baba, sırtındaki yükü taşımaya devam ediyor.
— Bir çocuk, bir ülkenin geleceğine karışıyor; sınıflarda sessizce ama umutla oturuyor.

Toplum şunu bilmeli:
Mülteciler, bir ülkenin yükü değil; insanlığın sınavıdır.
Ve bu sınavda verilen her vicdanlı karar, dünyayı bir parça daha yaşanır kılar.

Bir gün savaşlar biter, sınırlar silinir, insanlar vatanlarına geri döner belki.
Ama mültecilik, insanoğlunun tarihe attığı en büyük feryattır:
“Ben topraksız değilim… Toprağım benden çalındı.”

Ve bir insanın toprağı çalındığında, ona verebileceğimiz en değerli şey; ekmek değil, onurdur.

Semih Aslanlar