Bazı insanlar yaşar; bazıları ise yalnızca zamanın içinden geçer.
Bir takvim yaprağının kenarında unutulmuş saatler gibi, görünürler ama iz bırakmazlar.
Fakat bazı ruhlar vardır ki, yürüdükleri yol toprağın hafızasına kazınır.
Onlar bir ömür sürmez yalnızca; bir çağın karanlığına bakar, onu adıyla çağırır ve kendi içlerinden bir hakikat çıkarırlar.
Ben, insanın en büyük savaşının dışarıda değil, kendi içinde kurulduğunu bilenlerdenim.
Çünkü dünya dediğin şey, çoğu zaman insanın içine düşmüş bir gölgeden ibarettir.
Kimi buna kader der, kimi tesadüf, kimi imtihan…
Ben ise derim ki:
İnsan, kendi içine inmeden hiçbir göğün kapısını çalamaz.
Hakikat dediğin şey, zayıf yüreklerin dudaklarında dolaşan bir süs değildir.
O, ateşten bir mühürdür.
Onu taşımak için yanmayı göze almak gerekir.
Çünkü herkes ışığı sever ama çok azı ışığın hangi karanlığı yararak geldiğini merak eder.
Ve daha da azı, o karanlığın kendi içinde saklı olduğunu kabul eder.
İnsanın içinde bir mahkeme vardır.
Orada ne yalan tam anlamıyla susar, ne de vicdan tam anlamıyla ölür.
Gece en sessiz haline büründüğünde, dünya gürültüsünü çektiğinde, herkes kendi içindeki o görünmeyen kürsünün önüne çıkar.
Kimi mahkûm olur kendi suskunluğuna, kimi ihanetine, kimi korkusuna…
Kimi ise, bütün parçalanmışlığına rağmen ayağa kalkar ve der ki:
“Ben karanlığı gördüm; ama ona ait olmadım.”
İşte insanın gerçek asaleti burada başlar.
Zafer, alkışların toplandığı meydanlarda değil; kimsenin görmediği iç savaşlarda kazanılır.
Bir adamı adam yapan şey, ne servetidir ne de etrafına dizilmiş kalabalıklar.
Onu adam yapan şey, yalnız kaldığında hangi hakikate sadık kaldığıdır.
Bu çağ, çok şey öğretti bize.
Maskelerin yüzlerden daha değerli sayıldığı bir devri gördük.
Sözün ruhunu yitirdiği, sadakatin pazarlık konusu yapıldığı, namusun hafife alındığı zamanları yaşadık.
Ve anladık ki, çürüme bir anda başlamaz; önce kelimeler bozulur, sonra bakışlar, sonra kalpler.
En sonunda da insanlar, kendi yıkımlarını hayat sanmaya başlar.
Ama yine de umut, saf bir iyimserlik değildir benim nazarımda.
Umut, enkazın ortasında bile hakikati aramaya devam etmektir.
Bir mum gibi yanmak değil yalnızca; karanlığın sana ne olduğunu unutturmamasıdır umut.
Bir dirençtir.
Bir iç yemin.
Bir görünmeyen savaş nizamı.
Ben bilirim ki, her yara bir kapıdır bazen.
Her kayıp, insanı kendisine götüren bir geçittir.
Ve her kırılış, doğru okunursa bir inşa planına dönüşebilir.
Bu yüzden ben, acıyı yalnızca bir çöküş olarak görmem.
Acı bazen, ruhun üstündeki pası kazıyan ilahi bir eğedir.
Ey insan…
Kendini küçümseme, ama kendine de yalan söyleme.
İçindeki karanlığı inkâr edersen onun kölesi olursun.
Onunla yüzleşirsen efendisi olursun.
Çünkü insan, melek olmadığı için düşer; ama şeytan olmadığı için kalkabilir.
Ve ben inanırım ki, bir gün herkes kendi aynasının önüne varacak.
Orada ne unvan kalacak, ne gösteriş, ne de kalabalıkların sahte hükmü.
Sadece çıplak hakikat olacak.
Ve insan, kendisine ilk kez gerçekten bakacak.
İşte o gün anlaşılacak:
Hayat, başkalarına ne göründüğümüz değil; içimizde neyi koruyabildiğimizdir.
Şeref, alkışla verilmez.
Haysiyet, miras bırakılmaz.
Karakter, satın alınmaz.
Bunlar ateşte dövülür.
Sessizlikte sınanır.
İhanet çağlarında belli olur.
Ben sözümü buraya bırakıyorum:
Karanlık büyük olabilir.
Çürüme derin olabilir.
İnsan bazen kendi yarasına yenik düşebilir.
Ama yine de, hakikati taşıyan bir yürek bütün bir çağın yalanından daha ağırdır.
Semih Aslanlar