Her şehit cenazesinden sonra hele ki şehitlerimizin o sıvasız, kerpiç evlerini gördüğümüzde dilimize pelesenk olan şu “Zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir” sözü bir Yemen ağıtından alıntıdır. Dörtlüğün tamamı şöyledir; “Sefer tası bakırdandır, Yemen yolu çamurdandır,
Zenginimiz bedel öder, Askerimiz fakirdendir.”
Bu gösteriyor ki bugün tartıştığımız bedelli askerlik Osmanlı’da da varmış ve o zaman da zengin bedelini ödüyor fakirler şehit oluyormuş.
Peki nasıl oluyormuş, kronolojik olarak hatırlatayım…
1843 yılında, Padişah Abdülmecid döneminde düzenli orduya geçildi ve askerlik “vatan borcu” haline getirildi.
Elbette ki askerlik vatan borcuydu. Elbette ki her Türk asker doğardı. Elbette ki namus göreviydi ama işte ‘asker kaçağı’, ‘askerlikten muaf olmak’ ‘çürük raporu almak ve ‘bedelli askerlik’ tanımlamaları da böylece hayatımıza girmiş oldu.
Bunda devletin askerlik yapmak istemeyenlere sağladığı muafiyetlere verilen tepkinin de rolü oldu elbet…
Gücü yetenler, torpilliler kendilerine uygun yöntemler bulup kendilerini o muafiyet kategorisine sokarken, bunu beceremeyenlere kalan seçenek ya askere gitmek ya da kaçmaktı haliyle…
Bir şans da kuraydı. Kura Kanunu vardı ve 26 yaşına kadar her erkek kuraya dahil ediliyordu, kurada ismi çıkan beş yıl askerlik yapıyordu.
Zengin ya da fakir aynı şansa veya şanssızlığa tabiydi ama çok sürmedi. Üç yıl sonra zenginler için “bedel-i şahsi” çıkarıldı.
Buna göre, kurada ismi çıkan zengin, bedel-i şahsiyi ödüyor, kendisinin yerine bir başkasını askere gönderiyor, kendisi muaf oluyordu.
Şartları vardı tabi, bedel ödeyen bağını bahçesini tarlasını evini satmadan bedeli ödeyebilecek güçte olacaktı. 25 yaşını geçmiş, 30 yaşını doldurmamış olacaktı. Beyaz köle bedel olarak verilebilirdi, Arap köle bedel olarak sayılmıyordu. Bedel olarak verilecek asker, sağlıklı olmalıydı, çürüğe ayrılmış olmamalıydı, iyi huylu ve çevresinde sevilen sayılan biri olmalıydı. Bedel olarak verilen asker firar ederse, bedeli veren kimse yeni bir bedel vermek zorundaydı.
1870’te Padişah Abdülaziz döneminde “Bedel-i nakdi” uygulamasına geçildi.
Çünkü askere giden geri dönmüyor, zenginler kendileri yerine askere gönderecek, kendileri yerine ölecek fakir bulmakta zorlanıyorlardı.
İyisi mi bedelini ödeyen askerlikten yırtsın, zenginlerimiz daha fazla mağdur olmasın denildi.
Bedel-i şahsi uygulamasında para fakire kalıyordu, onu bile çok gördüler, bedel-i nakdi uygulamasıyla para devlete ödenmeye başladı.
Garibanlar bedavaya getirildi yani…
Vahdettin tahta çıktıktan sonra 1914'te "Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-ı Muvakkatı" adıyla geçici bir askere alma kanunu çıkarıldı. Bu kanunla ülkemizde zorunlu askerlik başladı. Daha önce tekke tarikat vesairelere uygulanan muafiyet kaldırıldı, Osmanlı hanedanının üyeleri dışında kalan tüm tebaa için askerlik hizmeti zorunlu kılındı.
Cumhuriyet döneminde bu ayrım ve adaletsiz sona erdi. Her Türk vatandaşı askerlik yapacaktı.
Uygulama 1987’ye Turgut Özal dönemine kadar sürdü.
Özal’ın açtığı kapı ile 10 kez bedelli askerlik uygulandı.
AKP iktidarları bu konuda çığır açtı. Mevcut uygulamaya göre artık parası olan bir ay askerlik yapacak, parası olmayan altı ay askerlik yapacak, para kazanmak isteyen maaşlı olarak altı ay daha askerlik yapacak, iş bulma noktasında şansı olmadığını düşünenler sözleşmeli askerlik yapacaktı.
İktidarın bu uygulamaları savunurken “Askerlik gençlerimiz için yük olmaktan çıkacak” ifadesinden sonra artık ‘ordu millet, her Türk asker doğar, askerlik vatan borcudur’ sözleri anlamını yitirmiş, askerlik yük olarak görülür hale gelmiş ve bu yükten kurtulmanın yolu da bedel ödemeye indirgenmişti.
Dolayısıyla bedelini ödeyemeyenlerin ve iş bulayanların asker olduğu, haliyle şehit olduğu bir dönemde, neredeyse tüm şehitlerimizin sıvasız evlerden çıkması tesadüf değil, iktidarın bilinçli tercihidir.