O sabahın sessizliği içinde çekilmiş bu fotoğraf, 17 Ağustos 1999’un acı gerçeğini hâlâ gözlerimizin önüne seriyor. Yan yatmış bir bina, devrilmeye ramak kalmış görüntüsüyle yalnızca bir yapının değil, bir şehrin de nasıl çöktüğünü anlatıyor.
Bu fotoğraf, bir kentin hafızasında kapanmayan bir yaradır.
Bir bina kendi kendine böyle eğilmez. Onu bu hale getiren, yıllar boyunca biriken hatalardır.
Deprem, sadece o hataların üzerindeki örtüyü kaldıran bir güçtür.
Zemini dikkate almayan projeler, kâğıt üzerinde kalan statik hesaplar, “nasıl olsa bir şey olmaz” denilerek zayıflatılan taşıyıcı kolonlar, denetimsiz yükselen beton yığınları…
İşte o bina bu nedenle yan yatmıştı ve içindeki hayatlar da o gece aynı eğimle birlikte çöktü.
Bu görüntü bize şunu hatırlatıyor:
Biz depremden değil, ihmallerden ve sorumsuzluktan ölüyoruz.
Aradan geçen yıllara rağmen o eğri bina hâlâ aynı soruyu soruyor: “Hazır mıyız?”
Yeni binalar gerçekten sağlam mı?
Eski binalar denetlendi mi?
Sahada gerçek kontroller yapılıyor mu?
Bilim insanlarının uyarıları dikkate alınıyor mu?
Çünkü bir bina sadece beton değildir.
Bir bina, içinde yaşayan insanların geleceğidir.
Bir çocuğun odasıdır, bir annenin dualarıdır, bir babanın alın teridir.
Bu yüzden bir bina yıkıldığında aslında bir hayat yıkılır.
17 Ağustos 1999’da yan yatan her bina bize hâlâ aynı uyarıyı yapıyor:
“Unutursanız, tekrar yaşarsınız.”
Yeliz Çağlar