İnsan yalnızca nefes alarak yaşamıyor. Bazen bir şarkıda kendine rastlıyor, bazen bir şiirin iki satırında yıllardır söyleyemediği bir cümleyi buluyor. Bir tabloya bakarken dalıp gidiyor, eski bir türküyü duyduğunda çocukluğuna dönüyor.

Sanatın insana iyi geldiği, insan ruhunu iyileştirdiği sıkça söylenir. Fakat sanatın görevi yalnızca bizi mutlu etmek değildir. Sanat bazen iyileştirir, bazen de yarayı gösterir. Bazen huzur verir, bazen insanı kendi gerçeğiyle yüzleştirir.

Aristoteles, binlerce yıl önce tragedyanın insanda “katarsis”, yani duygusal bir arınma yaratabileceğini söylüyordu. İnsan korkuyla, acıyla ve merhametle sanatın içinde karşılaşır; o karşılaşmadan çıktığında biraz değişmiştir.

Platon ise sanatın insan duyguları üzerindeki gücüne daha temkinli yaklaşıyordu. İkisi farklı düşünse de ortak bir gerçek vardı: Sanat insanı etkiler. Hem de bazen uzun nasihatlerden çok daha derinden.

Geçmişe baktığımızda insanın daha yazıyı bulmadan mağara duvarlarına resimler çizdiğini görüyoruz. Acısını taşa işlemiş, sevincini dansla anlatmış, ölümün ardından ağıt yakmış, aşkını şiire dökmüş. Demek ki sanat sonradan ortaya çıkmış bir lüks değil; insanın kendisini anlatma ihtiyacından doğmuş kadim bir dildir.

Bugün ise bambaşka bir çağdayız. Birkaç saniyede dünyanın öteki ucuna ulaşabiliyor, gün boyunca yüzlerce görüntü ve binlerce cümleyle karşılaşıyoruz. Ama garip bir şekilde iletişim araçlarımız çoğaldıkça birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.

Teknoloji çağları değiştirdi ama insanın kalbini değiştiremedi.

Acının hızlı şarjı, özlemin güncellemesi, yalnızlığın tek tuşla silinen bir uygulaması yok. İnsan hâlâ sevmek, anlaşılmak, anlatmak ve bir yere ait olmak istiyor. Sanat da tam burada devreye giriyor.

Bir insan bazen söyleyemediğini yazar, yazamadığını çizer, çizemediğini besteler. Hiçbirini yapamıyorsa dinler, okur veya seyreder.

Bunu anlamak için çok uzaklara gitmeye gerek yok.

Sakarya yalnızca yolların, binaların, fabrikaların ve yeni konutların toplamı değildir. Bu şehrin bir sesi, bir hafızası vardır. Sapanca’nın suya vuran sessizliği, Taraklı’nın eski evleri, köylerimizin düğünleri, türkülerimiz, el sanatlarımız ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneklerimiz bu şehrin görünmeyen servetidir.

Bir şehir sadece yeni yollar ve büyük binalarla gelişmez. Çocuklarına hayal kuracak alanlar, gençlerine sanat, geçmişine vefa katabildiği ölçüde büyür. Beton bize barınacak yer verir ama aidiyet duygusunu beton üretemez. Onu kültür, hatıralar ve sanat üretir.

Bu yüzden çocuklarımızı yalnızca sınavlara değil, hayata da hazırlamalıyız. Bir çocuğun eline boya fırçası vermek, onu müzikle, tiyatroyla, edebiyatla tanıştırmak belki hemen ekonomik bir karşılık üretmez. Ama her yatırımın getirisi para değildir. Bazı yatırımlar insan yetiştirir.

Sanat dünyayı tek başına kurtaramaz ama insanın içindeki dünyayı koruyabilir. Hayat herkese zaman zaman ağır gelir. İnsan kırılır, kaybeder, yorulur. İşte bazen bir şarkı yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar. Bir kitap “Bunu yalnız sen yaşamıyorsun” der. Bir şiir, boğazımızda düğümlenen kelimelere tercüman olur.

Bugünün hız çağında belki yeniden hatırlamamız gereken de budur.

Günün sonunda makamlar kalmıyor, servetler el değiştiriyor, binalar eskiyor, teknoloji birkaç yıl içinde demode oluyor.

Fakat yüzlerce yıl önce yazılmış bir şiir bugün hâlâ bir insanın kalbine dokunabiliyor. Çünkü insanın yaptığı her şey zamana direnemez; hakiki sanat bazen zamanı yenebilir.

Sakarya’nın da ülkemizin de çocuklarına yalnız daha büyük binalar ve daha hızlı bir dünya bırakmak yetmez. Onlara türkülerimizi, hikâyelerimizi, kitaplarımızı, kültürümüzü ve hayal kurabilecekleri alanları da bırakmalıyız.

Belki de sanat tam olarak budur:

İnsan gittikten sonra bile, insandan geriye kalan güzel bir iz…