Bir haber değil bu. Bir istatistik, bir sayı, bir vaka hiç değil. Bu yazdıklarım, duvara çarpan sessiz çığlıkların, karanlıkta boğulan hayatların geride bıraktığı yankı. Ferizli Cezaevi’nde son dört gün içinde üç mahkum yaşamına son verdi. Ve ben bu yazıyı yazarken, içimden bir ses “Sen de oradaydın” diyor.
Zeki Bardakkıran...
25 yaşındaydı. Gencecik bir çocuk. Uyuşturucu ticareti suçundan yatıyordu. Kaldığı koğuşta kendini astı. Belki bir mektup bile bırakamadı geride. Belki son gecesi, sessizce ağladı kimsenin duymadığı bir köşede. Otopsi için götürüldüğü Adli Tıp’tan sonra cenazesi memleketi İzmir’e gönderildi. Dönemedi ama döndü... Artık sonsuzluğa.
Ve ondan sadece günler önce, Ramazan Ergin ile Kadir Birlik... Aynı cezaevinde, aynı sessizlikte, aynı karanlıkta, aynı çaresizlikle intihar etti. Cezaevi yönetimi sessiz, duvarlar daha da sessiz...
Ben orada yatmadım belki ama bu acıyı içimde hissettim. Bir mahkum yakını değilim ama bu yalnızlık tanıdık bana. İnsan, insanın elinden böyle kolayca kayıp gitmemeli. Sadece “intihar etti” deyip geçilmemeli.
Çünkü bu bir çöküş hikâyesi.
Bu olaylar bize neyi anlatıyor biliyor musunuz? Cezaevlerinin sadece beton ve demirden değil, aynı zamanda ihmalden ve umursamazlıktan inşa edildiğini. İçerideki insanlar sadece suçlarıyla değil, sistemin eksikleriyle de baş etmeye çalışıyor. Psikolojik destek? Belki kağıt üstünde var ama hücre duvarına ulaşamıyor o destek.
Ben artık şunu sorguluyorum:
O çocukları gerçekten biz mi kaybettik?
Yoksa çok daha önce mi yalnız bırakmıştık onları?
Birileri artık bu sorulara cevap vermeli. Çünkü her geçen gün, bir başkasının çığlığına dönüşüyor.
Bugün Zeki, Ramazan, Kadir…
Yarın kim?