İnsan, çoğu zaman kendine benzeyen bir sessizlikle yaşar; dışarıdan bakıldığında sakin, içeride ise bin parçaya bölünmüş bir gürültü. Kaygı dediğimiz şey tam da burada doğar: Henüz olmamış bir felaketin, zihinde defalarca yaşanmış hâlidir. Gelecek, insanın hayal gücüyle birleştiğinde bir kehanete dönüşür; ve bu kehanetin adı çoğu zaman korkudur.
Kaygı, zayıflığın değil, farkındalığın yan ürünüdür. Düşünen insan kaygılanır; çünkü bilir ki dünya sabit değildir, zemin her an kayabilir. Fakat sorun kaygının varlığı değil, ona teslim oluşumuzdur. Zihin, korkuyu bir pusula sanır; oysa çoğu zaman pusula bozulmuştur, iğne hep karanlığı gösterir.
İnsan, kaygıyla savaşmaya kalktığında daha çok yorulur. Çünkü kaygı, bastırıldıkça büyüyen bir gölgedir. Çözüm, onu inkâr etmekte değil; yüzüne bakabilmektedir. “Korkuyorum” diyebilen insan, korkunun boyunduruğunu gevşetir. Adını koyduğun şey seni daha az esir alır.
Çözüm yolu, insanın kendine dönmesiyle başlar. Geçmişte yaşanmış pişmanlıkları geleceğin celladı yapmaktan vazgeçtiğinde, zaman yeniden akmaya başlar. Kontrol edemediklerini kabullenmek bir yenilgi değil, bilgeliktir. Her şey senin sorumluluğun değildir; ama kendi tutumun senindir.
İnsan, nefes almayı hatırladığında bile iyileşmeye başlar. Derin bir nefes, zihne şu hakikati fısıldar: “Şu an hayattasın ve bu an yeter.” Kaygı gelecekte yaşar; huzur ise yalnızca şimdiye uğrar. Şimdiye dönmek, insanın kendine verdiği en büyük merhamettir.
Ve insan, şunu anladığında özgürleşir: Karanlık düşünceler, gerçeğin kendisi değil; yalnızca zihnin ürettiği ihtimallerdir. İhtimaller hüküm vermez, yalnızca bekler. Hükmü veren sensin.
Kaygıdan kaçılmaz; onun içinden geçilir. İçinden geçerken de insan, kendini bulur. Çünkü en derin çatlaklardan sızan şey bazen korku değil, ışıktır.
…Ve insan, ışığın her zaman gökten inmediğini fark eder. Bazen ışık, tam da kırıldığın yerden sızar. Kaygının en büyük yalanı şudur: “Böyle kalacaksın.” Oysa hiçbir duygu kalıcı değildir. Acı da, korku da, endişe de bir misafirdir; eğer kapıyı kapatmazsan gelir, ama ebediyen oturamaz.
İnsan çoğu zaman kendine çok serttir. Başkalarına gösterdiği anlayışı kendinden esirger. Oysa kaygının panzehiri mükemmellik değil, şefkattir. Kendini her düştüğünde ayağa kalkmak zorunda sanan insan yorulur. Bazen oturmak, beklemek ve yaraya dokunmak gerekir. İyileşme aceleye gelmez.
Kaygı, zihnin sürekli “ya olursa?” diye sormasıdır. Çözüm ise kalbin “olmasa da yaşarım” diyebilmesidir. Her şeyin yolunda gitmesi gerekmez; insanın yolda kalabilmesi yeterlidir. Çünkü yol, insanı olgunlaştırır; varış noktası değil.
İnsan sustuğunda değil, kendini dinlediğinde hafifler. Kalabalıklar içinde kaybolan ruh, yalnız kaldığında değil; sahici olduğunda nefes alır. Bu yüzden çözüm bazen konuşmak değil, susmak; bazen kaçmak değil, durmaktır. Her cevap bir kelime değildir; bazı cevaplar bir duruştur.
Ve nihayet insan şunu öğrenir: Güç, korkusuz olmak değildir. Güç, korkuya rağmen yürüyebilmektir. Titreyen dizlerle de adım atılabilir. Cesaret, sakin olmak zorunda değildir; bazen sesi titreyen bir “devam ediyorum”dur.
Kaygı, insana düşman değildir; yanlış yorumlanmış bir uyarıdır. Onu düşman bellemezsen, sana neyi korumak istediğini gösterir. Belki de kaygı, ruhunun sana “burada dikkat et” deme biçimidir.
İnsan, kendini anlamaya başladığında dünya biraz daha sessizleşir. Ve sessizlikte şunu fark eder: Hayat, düşündüğümüz kadar kırılgan değildir. En kırılgan olan şey, çoğu zaman zihnimizin kurduğu senaryolardır.
İşte bu yüzden insan, her sabah kendine şunu fısıldamalıdır:
“Bugün her şeyi çözmek zorunda değilim. Ama bugün de vazgeçmeyeceğim.”
Bu, kaygıya karşı verilmiş en sade, en onurlu cevaptır.

Semih Aslanlar