Sabah ezanıyla dükkân açan esnaf borç içinde. Üretim yapan sanayici krediye ulaşamıyor. Çiftçi mazotu, gübreyi, yemi hesaplamaktan toprağa küsmüş durumda. Küçük işletmeler ayakta kalmak için personel azaltıyor, kepenk indiriyor, borç çeviriyor. Reel sektör nefes alamıyor. Ama ne hikmetse mikrofona çıkan, ekrana çıkan, ahkâm kesen herkes kazançlı.
Üreten insan risk alır. Sermayesini ortaya koyar. İstihdam sağlar. Vergi verir. Gece uykusunu kaçıran onlarca sorunla boğuşur. Döviz artar zarar eder, faiz yükselir sıkışır, maliyet artar ezilir. Buna rağmen ülkeye değer katan yine odur. Fakat bu ülkede ödül, üretene değil; algı yönetene veriliyor.
Bugün sosyal medyada iki cümle kuran fenomen, bir atölye sahibinden daha fazla kazanabiliyor. Televizyon ekranlarında aynı ezber lafları tekrarlayan yorumcular, yıllarca emek veren ustalardan daha itibarlı gösteriliyor. Masa başında nutuk atanlar büyürken, tezgâh başında çalışanlar küçülüyor.
Bu düzen sadece adaletsiz değil, aynı zamanda tehlikelidir.
Çünkü üreticinin battığı yerde işsizlik büyür. Esnafın çöktüğü yerde mahalle ölür. Çiftçinin vazgeçtiği yerde sofralar pahalanır. Sanayicinin durduğu yerde ülke dışa bağımlı hale gelir. Sonra da çıkıp “neden her şey pahalı” diye sorarlar.
Çünkü üretim cezalandırılıyor.
Yatırımcı önünü göremiyorsa, her gün yeni maliyetle uyanıyorsa, krediye erişemiyorsa, vergiden bunalmışsa; o ülkede üretim gelişmez. Orada ancak laf üretimi artar. Rakam makyajı çoğalır. Gerçekler gizlenir. Başarı hikâyeleri anlatılır ama iflas edenlerin sesi duyulmaz.
Üretenin değer görmediği toplumlarda gençler de çalışmak değil, görünmek ister. Meslek sahibi olmak değil, meşhur olmak ister. Fabrika kurmak değil, takipçi kasmak ister. Çünkü sistem ona şunu öğretmiştir: Emek değil, gösteri kazandırır.
İşte en büyük yıkım budur.
Kurtuluş stüdyo ışıklarında değil, atölye ışıklarındadır. Çözüm boş kürsülerde değil, dolu fabrikalardadır. Kalkınma sloganla değil, üretimle olur.