Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan birkaç satır, uzun zamandır zihnimde dolaşan bir meseleyi yeniden düşündürdü:
“Manâya bakmayı bilmemişse göz; güzel de bir çirkin de. Vicdan yoksunuysa eğer insan; zâlim de bir, âlim de…”
İnsan yaş aldıkça bazı kelimelerin anlamı değişiyor. Eskiden “görmek” dediğimiz şeyi gözün marifeti sanırdım. Şimdi anlıyorum ki insanın asıl görüşü gözle değil, vicdanla başlıyor.
Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağ tam tersini öğretiyor bize. Görünür olmayı değerli olmaktan, güçlü görünmeyi güçlü olmaktan, makam sahibi olmayı itibarlı olmaktan daha önemli sayıyoruz.
Bunun en çirkin tezahürlerinden birini de siyasette görüyoruz.
Siyaset, esasen memlekete hizmet etmenin yollarından biridir. Bir insanın doğduğu şehre, yaşadığı topluma, çocuklarının geleceğine dair söz söylemesi; gerektiğinde elini taşın altına koymasıdır.
Bugün siyaseti bir fikir ve hizmet alanı olarak değil, bir araç olarak görenlerin sayısı az değil. Makama ulaşmanın, çevre edinmenin, kapı açtırmanın, kartvizite bir sıfat daha eklemenin, ticaretine güç katmanın aracı…
Dün yüzüne bakmadığı insanın bugün makam odasının kapısında bekleyenler; dün eleştirdiği kişiyi bugün menfaati gerektirdiği için yere göğe sığdıramayanlar; siyasi rüzgâr hangi taraftan esiyorsa vicdanını o tarafa çevirenler var.
Bunların adına siyaset demek, siyasete haksızlık olur.
Çünkü siyaset başka şeydir, siyaseti kullanmak başka şey.
Memlekete hizmet etmek için makam isteyenle, makam üzerinden kendisine hizmet ettirmek isteyen insan aynı değildir.
Üstelik siyasetin en tehlikeli yanı şudur: İnsana geçici bir güç verirken o gücün kalıcı olduğu yanılgısını da verebilir.
Telefonlar daha fazla çalmaya başlar, insanlar ayağa kalkar, kapılar açılır, etraf kalabalıklaşır. Bir süre sonra insan bütün bunların kendisine gösterildiğini zanneder. Alkışlanan karakteri değil, taşıdığı sıfattır.
Bunu anlayamayan insanın en büyük imtihanı da makam bittiğinde başlar.
Çünkü koltuk çekildiğinde insanın gerçek boyu ortaya çıkar.
Ben insanın gücüne değil, güç elindeyken ne yaptığına bakarım. Kendisine ihtiyacı olmayana nasıl davrandığına, karşısındaki güçsüzken sesini ne kadar yükselttiğine, kapısına gelen insanı nasıl karşıladığına bakarım. Çünkü vicdan tam olarak burada belli olur.
Asıl mesele burada başlıyor zaten.
Bizim daha fazla unvana değil, daha fazla vicdana ihtiyacımız var.
Çünkü devlet makamları kimsenin şahsi mülkü, siyaset kimsenin ticari yatırım planı, millet de kimsenin kariyer basamağı değildir.
Bugün makamına güvenerek insan küçümseyenlerin, siyasi yakınlığını bir üstünlük nişanı gibi taşıyanların, dün başka kapıda bugün başka kapıda duranların unuttuğu basit bir gerçek var: Makamların ömrü insan ömründen bile kısadır.
Bir gün tabelalar iner, odalar boşalır, telefonlar seyrekleşir, kalabalık dağılır. Dün etrafında pervane olanların bir kısmı yeni güç sahibinin kapısına gider. İşte o gün insana ne kartviziti kalır ne protokol sırası. Geriye yalnızca karakteri ve insanların hafızasında bıraktığı iz kalır.
Belki bu yüzden insan zaman zaman aynanın karşısına geçip kendisine şunu sormalı:
Sahip olduğum her şeyi benden alsalar; makamımı, paramı, çevremi, unvanımı, bana duyulan mecburi saygıyı… Geriye kalan adam hâlâ saygı duyulacak biri midir?
Bu soruya gönül rahatlığıyla cevap veremiyorsanız, ne kadar yükseldiğinizin hiçbir önemi yoktur.
Çünkü hayatın sonunda insanın hesabı kaç kişinin önünde ayağa kalktığıyla değil, kaç insanı ayağa kaldırdığıyla tutulacaktır. Ne kadar güçlü olduğuyla değil, gücü varken ne kadar adil kaldığıyla hatırlanacaktır.
Manaya bakmayı bilmeyen gözün güzel ile çirkini ayıramaması bundandır.
Fakat bundan daha kötüsü vardır:
Vicdanını kaybetmiş insanın hizmet ile menfaati, siyaset ile ikbali, zalim ile âlimi birbirinden ayıramaması.
İnsan için asıl felaket gözünün kör olması değildir.
Vicdanının körleşmesi ve buna rağmen hâlâ kendisini haklı görebilmesidir.