Bir toplumu zincire vurmanın en sessiz yolu, onun ellerini değil; zihnini bağlamaktır. Çünkü özgürlüğünü kaybeden insan önce konuşmaktan vazgeçer, sonra sorgulamaktan… En sonunda da kendisine öğretilen hayatı, kendi fikri sanmaya başlar.
Oysa çocuklar bize bambaşka bir hakikati hatırlatır. Onlar “Neden?” diye sorarlar. Gökyüzünü, hayatı, iyiliği ve kötülüğü korkmadan merak ederler. Henüz cevapların esiri olmadıkları için sorularında özgürdürler. Belki de insan büyüdükçe öğrendiği şeylerden çok, sormaktan vazgeçtiği sorularla değişir.
Bugün eğitim üzerine konuşurken asıl meselemizin kaç okul yaptığımızdan, kaç diploma dağıttığımızdan daha derinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğitim yalnızca insana bilgi vermek değildir; ona düşünme cesareti kazandırmaktır.
Sorgulamayan, itiraz edemeyen, kendisine söylenen her şeyi doğru kabul eden bir nesil yetiştiriyorsak; çocuklarımızın hafızasını doldurmuş ama zihinlerini özgürleştirememişiz demektir.
Ve özgür düşüncenin olmadığı yerde başka bir tehlike büyür:
İnsanların gerçeği değil, kendilerine anlatılan gerçeği yaşamaya başlaması…
İşte tam burada toplumların en eski hastalıklarından biri karşımıza çıkar: Kendi çıkardığı kaosun mağduru gibi davranan insanlar.
Yangını çıkarır, sonra dumandan şikâyet ederler.
İnsanları birbirine düşürür, ardından birlikten söz ederler. Güveni ortadan kaldırır, sonra “İnsanlık nereye gidiyor?” diye yakınırlar. Düzeni bozar, ortaya çıkan düzensizliğin faturasını başkasına keserler.
Ben hayatta kötülüğünü açıkça gösteren insandan çok, kendi yarattığı kötülüğün mağduru rolüne bürünen insandan çekinirim.
Çünkü açık düşmanı tanırsınız.
Ama yangını çıkarıp sizinle birlikte su taşıyormuş gibi yapanı tanımak zordur.
Belki de bu yüzden insanın yalnızca eğitimli olması yetmez. Vicdanlı olması gerekir. Ahlaklı olması gerekir. Kendisiyle hesaplaşabilmesi gerekir.
Çünkü bilgi, ahlakla birleşmediğinde insanı iyi yapmaz; bazen yalnızca yaptığı kötülüğü daha ustaca saklamayı öğretir.
Çocukken sorduğumuz o saf soruları hatırlayalım.
“Neden?”
Belki insanlığın en güçlü kelimesidir bu.
Neden böyle düşünüyorum?
Neden buna inanıyorum?
Neden herkes aynı şeyi söylerken ben de tekrar ediyorum?
Neden bu yangın çıktı?
Ve en önemlisi:
Bu yangını gerçekten kim çıkardı?
Bir toplum bu soruları sormaktan vazgeçtiği gün yalnızca düşünme yeteneğini değil, kendi geleceğini de başkalarının ellerine teslim eder.
Çocuklarımızı hayatın bütün sorularına cevap veren insanlar olarak yetiştirmek zorunda değiliz. Fakat onlara soru sormaktan korkmamayı öğretmek zorundayız.
Çünkü özgür insan, her şeyi bilen insan değildir.
Özgür insan; kendisine sunulan her şeyi doğru kabul etmeyen insandır.
Ve belki bugün çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras da budur:
Ne evlerimiz, ne servetimiz, ne makamlarımız…
Kendi aklıyla düşünebilen bir zihin ve kendi vicdanıyla karar verebilen bir karakter.
Çünkü karanlıktan şikâyet etmek kolaydır.
Asıl mesele, o karanlığı kimin ürettiğini görebilecek kadar uyanık; kendi ellerimizle karanlık üretmeyecek kadar da vicdanlı olabilmektir.
Unutmayalım:
Aydınlık, ışığı en çok anlatanların değil; karanlığı üretmeyi reddedenlerin eseridir.