Simya, cahillerin gözünde paslı bir kazan, bilgenin zihninde ise ruhun kendi ateşinde arınma sanatıdır. Yüzyıllar boyunca insanlar kurşunu altına çevirmeye çalıştı; oysa bilge olan bilir ki altın dışarıda değil, insanın kendi karanlığının içinde saklıdır. Simyanın fırını, laboratuvarın taş duvarlarında değil; insanın göğsünün içindeki o sessiz, ama hiç sönmeyen ezeli ateşte yanar.
İnsan, mikrokozmostur — kâinatın kendini bir damla bilince indirgediği bir aynadır. Bu aynanın ham maddesi prima materia, yani “ilk öz”dür. Bir çocuğun gözlerinde, bir insanın acısında, bir bilgenin sessizliğinde aynı öz parlar. Simyanın bütün gayesi, bu ham maddeyi yeniden şekillendirmek, ruhun pasını kazıyıp onu kendi hakikatine döndürmektir.
Ateş, simyanın ilk yasasıdır. Yakmaz; açığa çıkarır.
Ateş; gümüşün içindeki altını, insanın içindeki özü ortaya çıkarır.
Ateş; maskeleri eritir, benlikleri değil.
Sonra çözülme safhası gelir: Solve.
İnsan, kendi kendisinden çözülür.
İnançlarından, öğretilerinden, korkularından…
Benlik, bir nehir gibi kabuğunu çatlatır ve içindeki öz su yüzüne çıkar.
Bu, kırılma değil — yeniden doğuşun ilk sancısıdır.
Ardından Coagula gelir: Toplanma, bütünleşme.
İnsan, çözdüğü parçalarını yeniden bir araya getirir ama eskisi gibi değildir.
Artık kendini sadece beden sanmaz; düşüncelerinin efendisi olduğunu, duygularının ise birer misafir olduğunu anlar.
Kendi karanlığını tanıyan, ışığın değerini bilir.
Simya, elementlerin birleşiminden değil, insanın kendi kendisiyle yüzleşmesinden doğar.
Kurşun — insanın korkularıdır.
Gümüş — sezgi ve bilinçtir.
Altın ise — benliğin saflaştırılmış, hakikatiyle mühürlenmiş hâlidir.
Ve en büyük sır şudur:
Altın bir taş değil, durumdur.
Bir hâl. Bir bilinç eşiği.
İnsan, altın olduğunda altına ihtiyaç duymaz.
Simyacı, evreni dönüştürmez; kendi ruhunun laboratuvarında kendini yeniden yaratır.
Ve sonunda anlar:
Ouroboros’un kendi kuyruğunu ısırması, bir başlangıcın sonu değil;
başlangıçla sonun aslında aynı olduğunun ilanıdır.
İnsan, kendi karanlığını eriten ateştir.
Kendi ham maddesini şekillendiren ustadır.
Kendi altınını döven sonsuz işçidir.
Simya, dış dünyayı değil; insanın kendi kaderini dövmesidir.
Ve kader, yalnızca ateşe yürüyenlere kapısını açar.
Simyanın gerçek kapısı, taşla değil, bir soruyla açılır:
“Kendimde neyi ölü sandım ki diriltmem için bu kadar acı çekiyorum?”
Her simyacı bilir: Ölmeden dirilmek yoktur.
Fakat bu ölüm, bedenin ölümü değil, eski benliğin eritilmesidir.
İnsanın paslı tarafları çatlar; gurur kırılır, sahte güç dağılır, kibir kül olur.
Zira altın, önce külün içinden doğar.
Küller, ruhun toprağıdır.
Nigredo — Kara Aşama.
İnsanın kendi cehennemine indiği yer.
Dış dünyanın sesleri susar, insan kendinin zindanına iner.
Burada herkes kendi gölgesiyle tanışır.
Gölge kaçınılmazdır; çünkü gölge, ışığın varlığını kanıtlar.
Simyacı kaçarak değil, gölgesinin gözlerine bakarak yükselir.
Albedo — Beyaz Aşama.
Karanlıktan çıkan ilk ışık.
İnsanın ruhu yıkanır, düşünceler berraklaşır.
İrade uyanır; “Ben kimim?” sorusu sadece bir merak değil, bir kapıdır.
İnsan, ruhunun içindeki suyu temizledikçe
kendi hakikatinin aksini görmeye başlar.
Citrinitas — Sarı Aşama.
İçsel güneşin yükselişi.
İnsan, artık başkalarının ışığıyla değil, kendi içindeki ateşle yolunu aydınlatır.
Bu safhada sezgi keskinleşir;
görünmeyen bağlar çözülür, varlık “öz”e yaklaşır.
Ve sonra gelir Rubedo — Kızıl Aşama.
Birleşme.
Kişinin içindeki eril ilke ile dişil ilke —
Ateş ile Su, Akıl ile Gönül, Gölge ile Işık —
birbirine kenetlenir.
Simyacı artık bölünmüş değildir.
Birleşmiş, tamamlanmış, “BİR” olmuştur.
Rubedo’ya eren biri için dış dünya artık teferruattır.
Zira o bilir ki:
Dünya, zihnin projeksiyonudur;
madde, bilincin kristalleşmiş hâlidir;
kader, insanın kendine yazdığı mektuptur.
Simyanın son aşaması, bilginin bilgelik olmasıdır.
Bilgi zihni doldurur, bilgelik onu özgür bırakır.
Bilgi biriktirir, bilgelik hafifletir.
Ve bilgelik en büyük simyadır:
İnsanı taş olmaktan çıkarır, ışık hâline getirir.
Gerçek simyacı artık altın peşinde değildir —
çünkü kendisi altına dönüşmüştür.
Ve şunu hatırlar:
“İnsan, evrenin kendini anlamak için yarattığı bir aynadır.
Simya, bu aynanın kendi ışığını fark etme sanatıdır.”
Semih Aslanlar