Bir toplumun çöküşü her zaman gürültüyle başlamaz. Bazen bir alkışla başlar. Bazen yalan söyleyenin zeki, susanın korkak, dürüst olanın enayi sayıldığı o zehirli iklimle başlar. Ahlak dediğimiz şey, yalnızca kitaplarda, kürsülerde, süslü nutuklarda kalınca; sokakta, evde, okulda, devlet dairesinde, pazarda ve insanın kendi vicdanında hükmünü kaybedince toplum yavaş yavaş çürümeye başlar.
Bugün en büyük mesele fakirlikten önce haysiyet fakirliğidir. İnsanlar ekmekten önce karakter kaybediyor. Çünkü bir dönem ayıp sayılan ne varsa, şimdi beceri diye pazarlanıyor. Yalan söylemek “pratik zekâ”, çıkarcılık “hayat tecrübesi”, ikiyüzlülük “idare etmek”, haksız kazanç “fırsat bilmek” oldu. Böyle bir toplumda ahlak, duvarda asılı eski bir aile fotoğrafı gibi kalır; herkes bakar, kimse yaşamaz.
En acı olan da şudur: Kötülük artık saklanmıyor. Eskiden insan yanlışından utanırdı, bugün yanlışını savunuyor. Eskiden hırsız yüzünü eğip geçerdi, bugün ahlak dersi veriyor. Eskiden namussuzluk karanlıkta yapılırdı, bugün gündüz vakti kürsüye çıkıp kendine alkış topluyor. Vicdanı olmayanlar, en çok vicdandan bahsediyor. Haysiyeti olmayanlar, en çok onur kelimesini ağzına alıyor. Şerefi eksik olanlar, en çok şeref nutku çekiyor.
Toplumun asıl felaketi kötülerden ibaret değildir; kötülüğe alışan kalabalıklardır. Haksızlığa susan, yolsuzluğu normal gören, liyakatsizliği kabullenen, güçlüye göre ahlak belirleyen, menfaat uğruna eğilip bükülen insan kalabalığıdır asıl çürüme. Çünkü kötülük tek başına bu kadar büyüyemez. Onu büyüten şey, sessizliktir. Onu besleyen şey, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen korkak akıldır.
Bugün herkes başkasının ahlakını tartıyor ama kendi içindeki çürümeye bakmıyor. Herkes başkasının günahını sayıyor ama kendi çıkarı söz konusu olunca bütün kutsallarını pazara çıkarıyor. İnsanların dili adalet diyor, eli haksızlığa uzanıyor. Dili merhamet diyor, kalbi kinle dolu. Dili vatan diyor, davranışı yağma. Dili namus diyor, hayatı ihanet.
Ahlaki yozlaşma dediğimiz şey tam da budur: İnsanın kendi vicdanını susturup, kalabalığın alkışına teslim olmasıdır.
Bir toplumda çocuklar dürüst olunca eziliyorsa, gençler çalışmak yerine torpil arıyorsa, insanlar emekle değil kurnazlıkla yükseliyorsa, güçlü olan haklı; haklı olan yalnız kalıyorsa orada ahlak ağır yaralıdır. Orada hukuk kâğıt üzerinde, vicdan mezar taşında, insanlık ise kalabalığın ayakları altında kalmıştır.
En büyük çöküş binaların yıkılması değildir. En büyük çöküş, insanın kendi içindeki mabedi yıkmasıdır. Çünkü bir milletin taşını, toprağını, yolunu, köprüsünü yeniden yaparsın; fakat ahlakı çökmüş bir toplumun ruhunu yeniden ayağa kaldırmak kolay değildir. Karakteri çürümüş bir kalabalığa medeniyet inşa edemezsin. Haysiyetini kaybetmiş insana bayrak da versen, makam da versen, servet de versen; o yine ilk fırsatta kendini satar.
Bugünün insanı çok şey öğrendi ama utanmayı unuttu. Çok konuştu ama sözünün ağırlığını kaybetti. Çok kazandı ama helali unuttu. Çok göründü ama içi boşaldı. Gösteriş büyüdü, ruh küçüldü. Evler büyüdü, aileler dağıldı. Masalar zenginleşti, muhabbet fakirleşti. İnsanlar birbirine daha çok ulaştı ama birbirinin kalbine daha az dokundu.
Bu yozlaşmanın karşısında susmak, çürümenin ortağı olmaktır.
Artık doğruya doğru, yanlışa yanlış deme cesaretini yeniden kuşanmak gerekir. Ahlakı yalnızca başkasından bekleyen değil, önce kendi hayatında yaşatan insanlara ihtiyaç var. Çünkü toplumlar nutukla değil, karakterle ayağa kalkar. Bir milleti kurtaracak olan şey yalnızca para, makam, teknoloji ya da güç değildir; haysiyetli insanlardır.
Ahlak yoksa zenginlik talandır.
Ahlak yoksa güç zulümdür.
Ahlak yoksa bilgi kurnazlıktır.
Ahlak yoksa siyaset çıkar pazarıdır.
Ahlak yoksa toplum kalabalıktan başka bir şey değildir.
Ve en sert hakikat şudur: Bir toplum kendi ahlakını kaybettiğinde, düşmana bile ihtiyaç kalmaz. Çünkü o toplum kendi içinden çürür, kendi insanı tarafından tüketilir, kendi sessizliğiyle gömülür.
Bu yüzden mesele yalnızca ahlak meselesi değildir; varlık meselesidir. Ya yeniden utanmayı, doğruluğu, adaleti, emeği, haysiyeti ve vicdanı hatırlayacağız ya da süslü yalanların içinde, çürümüş bir kalabalık olarak kendi sonumuzu alkışlayacağız.
Çünkü ahlak, yalnızca bireyin değil; milletin omurgasıdır. Omurga kırıldığında insan ayakta duramaz, toplum da duramaz. Ayakta gibi görünür belki; binaları vardır, yolları vardır, ekranları, sloganları, kalabalıkları vardır. Fakat ruhu çökmüştür. İçten içe çürüyen bir ağacın yaprak vermesi gibi, dışarıdan canlı görünür ama ilk fırtınada kökünden sökülür.
Bugün insanın en büyük ihaneti, başkasına ettiği ihanet değildir; kendi vicdanına ettiği ihanettir. Çünkü vicdan bir kez susturuldu mu, insan her kötülüğe bahane bulur. Hırsızlık yapar, “herkes yapıyor” der. Yalan söyler, “mecbur kaldım” der. Hakkı yer, “dünya böyle” der. Mazlumu ezer, “güçlü olmak lazım” der. Kendi alçaklığını hayatın gerçeği sanır.
Oysa hayatın gerçeği bu değildir. Bu, çürümüş insanların kendi karanlıklarını meşrulaştırma biçimidir.
Bir toplumda ahlak bozulduğunda önce kelimeler kirlenir. Namus kelimesi ağızlarda dolaşır ama davranışlarda kaybolur. Şeref kelimesi kürsülerde büyür ama insanın günlük hayatında küçülür. Adalet kelimesi tabelalara yazılır ama kapıların ardında satılır. Merhamet kelimesi sosyal medyada paylaşılır ama sokakta yere düşen insana kimse el uzatmaz.
Sonra bakışlar bozulur. İnsan insana kardeş gibi değil, fırsat gibi bakar. Dostluk menfaate, sevgi gösterişe, sadakat çıkara, emek alaya dönüşür. Kimse kimsenin derdiyle dertlenmez; herkes başkasının yıkıntısından kendine basamak yapmanın hesabına düşer. İşte o zaman toplum dediğin şey, ortak bir ruh olmaktan çıkar; birbirini kemiren yalnızlıkların pazarı hâline gelir.
Bu çağın en büyük hastalığı da budur: İnsanların kötülükten utanmaması.
Utanma duygusunu kaybeden insan, artık hiçbir sınır tanımaz. Çünkü utanmak, insanın içindeki son bekçidir. O bekçi öldüğünde, kapılar ardına kadar açılır. İçeriye yalan girer, riya girer, kibir girer, ihanet girer, hırs girer, haram girer. Sonra insan kendine bakar ve hâlâ temiz olduğunu zanneder. İşte en korkuncu da budur: Kirlenmiş insanın kendini temiz sanması.
Bugün toplumda herkes mağdur rolünde ama kimse kendi zalimliğini görmek istemiyor. Herkes adalet istiyor ama kendi çıkarına dokunmayan bir adalet istiyor. Herkes dürüst insan arıyor ama dürüstlüğün bedelini ödemek istemiyor. Herkes iyi bir toplum istiyor ama iyi insan olmanın zahmetine katlanmak istemiyor.
Böyle bir yerde ahlak, yalnızca konuşulan bir masal olur.
Oysa ahlak bedel ister. Dürüst kalmak bazen yalnız kalmaktır. Hakkı savunmak bazen kalabalığa karşı durmaktır. Şerefi korumak bazen menfaati reddetmektir. Vicdan sahibi olmak bazen en yakınındaki yanlışa bile yanlış diyebilmektir. Ahlak, rahat zamanların süsü değil; zor zamanların imtihanıdır.
Bir insan çıkarı varken doğru kalabiliyorsa ahlaklıdır.
Gücü varken ezmiyorsa haysiyetlidir.
Kimseden korkmadan adil olabiliyorsa şereflidir.
Kimse görmezken kötülükten uzak durabiliyorsa insandır.
Fakat bugünün yozlaşmış düzeninde insan, çoğu zaman görünüşe tapıyor. Güzel görünmek iyi olmaktan daha değerli sayılıyor. Zengin görünmek helal kazanmaktan daha önemli görülüyor. Güçlü görünmek merhametli olmaktan üstün tutuluyor. Herkes bir vitrin düzenliyor kendine; fakat vitrinin arkasında çürümüş raflar, tozlu vicdanlar, kırık sözler ve satılmış değerler duruyor.
Toplumun ruhu reklam panolarında değil, insanların birbirine davranışında belli olur. Bir milletin ahlakı, en zayıfına nasıl davrandığında ortaya çıkar. Çocuğa, yaşlıya, yoksula, garibana, hayvana, mazluma, kimsesize nasıl baktığında anlaşılır. Güçlünün önünde eğilip zayıfın üstüne yürüyen bir kalabalığın ahlaktan bahsetmeye hakkı yoktur.
Çünkü ahlak, güçlüye yaranmak değil; hakikatin yanında durmaktır.
Bugün en çok da hakikat yara almıştır. Hakikat, çıkar sofralarında parça parça doğranmış; yalanın tabağına meze edilmiştir. İnsanlar gerçeği değil, işlerine geleni seviyor. Duydukları doğru mu diye değil, kendi öfkelerine hizmet ediyor mu diye bakıyor. Böylece akıl susuyor, vicdan susuyor, hakikat susuyor; geriye yalnızca gürültü kalıyor.
Ve bu gürültünün içinde insanlık boğuluyor.
Artık ahlaki yozlaşmayı yalnızca şikâyet etmek yetmez. Bu çürümenin adını koymak gerekir. Yalana yalan, hırsızlığa hırsızlık, ihanete ihanet, riyaya riya, namussuzluğa namussuzluk demek gerekir. Çünkü kötülük, en çok isimleri değiştirildiğinde büyür. Haksızlığa “idare etmek” dersen, adaleti öldürürsün. Torpile “tanıdık işi” dersen, emeği öldürürsün. Yalana “strateji” dersen, hakikati öldürürsün. Rüşvete “hediye” dersen, devleti öldürürsün.
Bir toplumun mezarı, önce kelimelerin içine kazılır.
Bu yüzden mesele sert konuşmak değil; hakikati eğmeden söylemektir. Çünkü bazen hakikat yumuşak söylenince duyulmaz. Bazı çürümüş kulaklar, ancak sert bir tokat gibi inen sözle uyanır. Bazı kararmış vicdanlar, ancak hakikatin ateşiyle yanınca kendine gelir.
Ahlaki yozlaşma, dışarıdan gelen bir felaket değildir. Bu felaket, insanın içinden doğar. Küçük yalanlarla başlar, küçük susmalarla büyür, küçük menfaatlerle kök salar. Sonra bir bakarsın; koskoca toplum, büyük bir yalanın içinde yaşamaya alışmış. Herkes birbirinden şikâyet eder ama herkes aynı bataklıktan su içer.
O bataklığın adı çıkarcılıktır.
O bataklığın adı riyadır.
O bataklığın adı korkaklıktır.
O bataklığın adı ahlaksızlığa alışmaktır.
Ve insan en çok alıştığı kötülükten korkmalıdır.
Çünkü alışmak, çürümenin en sessiz hâlidir.
Semih Aslanlar